Kapat
Gönderiliyor...
30. Uluslararası Film Festivali 2-17 Nisan 2011 Kapat
Çizelge İndir
Sal04
Çrş05
Prş06
Cum07
Cts08
Paz09
Pzt10
Sal11
Çrş12
Prş13
Cum14
Cts15
SEANSLAR
11.00
13.30
16.00
19.00
21.30
24.00
Atlas
Beyoğlu
İtalyanKM
Pera M.
Kanyon
City's 7
City's 3
Rexx 1
Rexx 5
Zorlu
Arşiv

Güncel Haberler

Festivale başvurular başladı | 07.11.2017 "Kaldır Kafanı" Kırmızı Ödülleri'nden iki ödülle döndü | 24.05.2017 Festival ödülleri sahiplerini buldu | 14.04.2017 Köprüde Buluşmalar ödülleri sahiplerini buldu | 12.04.2017 Alman sinemasının usta isimlerinden Volker Schlöndorff, İstanbul Film Festivali’nin konuğu! | 06.04.2017 KALDIR KAFANI, FESTİVAL BAŞLIYOR | 04.04.2017 Ek seanslar | 25.03.2017 Festivalde 15. İstanbul Bienali filmleri | 07.03.2017 Festivalin sınırları zorlayan filmleri 'Mayınlı Bölge'de | 28.02.2017 Sinema tutkunları için yepyeni bir bölüm: 'Cinemania' | 22.02.2017 Berlin'in en iyileri festivalde | 07.02.2017 Festival heyecanı yaklaşıyor | 31.01.2017 Altın Lale Ulusal Yarışma jüri başkanlığını Taylan Biraderler üstlenecek | 25.01.2017 Onat Kutlar'ı saygıyla anıyoruz | 11.01.2017 Anayurt Oteli, Groupama desteğiyle yenilenerek 36. İstanbul Film Festivali’nde izleyici ile buluşacak | 10.01.2017 Mithat Alam'ı kaybettik | 27.11.2016 36. İstanbul Film Festivali'nin Sinema Onur Ödülleri belirlendi | 23.11.2016 Festivale başvurular sona erdi | 14.11.2016 Efsane oyuncu Tarık Akan hayatını kaybetti | 16.09.2016 Seyfi Teoman’ı sevgi ve özlemle anıyoruz | 08.05.2016 35. İstanbul Film Festivali'nin ardından | 19.04.2016 Festival ödülleri sahiplerini buldu | 15.04.2016 Ek seanslar | 04.04.2016 12 saatlik sinema maratonu 'Out1' gösterimde | 22.03.2016 Eurimages Audentia Ödülü ilk kez festivalde verilecek | 17.03.2016 Festivalin yıldızları Akbank Galaları’nda buluşuyor | 09.03.2016 Fransız Kültür Merkezi’nin 'ACTRICES' KATE BARRY sergisi açılıyor | 09.03.2016 Sürü, Groupama desteğiyle yenilenerek festivalde | 03.03.2016 Berlin’in en iyileri festivalde | 26.02.2016 Altın Lale Jüri Başkanları belirlendi | 24.02.2016 Programdan yeni filmler | 11.02.2016 Jacques Rivette hayatını kaybetti | 29.01.2016 Şakir Eczacıbaşı'nı ölüm yıldönümünde özlemle anıyoruz | 23.01.2016 Ettore Scola’yı kaybettik | 20.01.2016 Sinema Onur Ödülleri belirlendi | 20.01.2016 Sınırları zorlayan yönetmen Otto Preminger seçkisi festivalde | 13.01.2016 Festivale tam 3 ay kaldı! | 06.01.2016

2017

2016

2015

Festivale başvurular başladı | 07.12.2015 Festivalde yeni bir yarışma: Ulusal Kısa Film Yarışması | 30.11.2015 JUNUN özel gösterimini kaçırmayın | 31.10.2015 Memduh Ün aramızdan ayrıldı | 16.10.2015 Chantal Akerman'ı kaybettik | 06.10.2015 Festivalde görev değişikliği | 24.08.2015 Festival filmlerinden haberler | 22.07.2015 Başar Sabuncu’yu kaybettik | 17.06.2015 Zeki Alasya hayatını kaybetti | 08.05.2015 Festival sona erdi | 21.04.2015 Köprüde Buluşmalar ödülleri sahiplerini buldu | 20.04.2015 Altın Lale Ulusal ve Uluslararası Yarışmaları ile Ulusal Belgesel Yarışması ve Kapanış Töreni iptal edildi | 13.04.2015 Festival programında değişiklik | 13.04.2015 İstanbul Film Festivali'nden duyuru | 12.04.2015 Festival, kuruluşunun 50. yıldönümünde Sinematek'i anıyor | 08.04.2015 34. İstanbul Film Festivali başladı | 03.04.2015 Ek seanslar | 28.03.2015 Festivalin açılış filmi belli oldu | 27.03.2015 Bu filmlerin seanslarına dikkat! | 25.03.2015 Program değişikliği | 17.03.2015 Şehrin gözü festivalde | 10.03.2015 Festivalde yarışma heyecanı | 10.03.2015 Festival konukları ve etkinlikler | 10.03.2015 Festival sinemaları ve biletler | 10.03.2015 Festivalin yıldızları Akbank Galaları’nda buluşuyor | 04.03.2015 Visconti ya da bir uzaklığın tarihi | 01.03.2015 “Türk Klasikleri Yeniden” kapsamında bu yıl restore edilecek film belli oldu | 25.02.2015 PasoFilm! | 23.02.2015 Berlin’in en iyileri İstanbul Film Festivali’nde | 20.02.2015 Onur Ödülleri sahipleri belirlendi | 19.02.2015 Festivalden ilk filmler | 02.02.2015 Cahit Berkay biyografi | 01.02.2015 Nebahat Çehre biyografi | 01.02.2015 Süleyman Turan biyografi | 01.02.2015 Yılmaz Atadeniz biyografi | 01.02.2015 Festivalin Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri Başkanı belli oldu | 27.01.2015 Cannes ödüllü Oscar adayı 'The Salt of the Earth' İstanbul Film Festivali’nde | 16.01.2015 Festivalde belgeseller ilk kez yarışıyor | 13.01.2015 Francesco Rosi'yi kaybettik | 10.01.2015 Köprüde Buluşmalar onuncu yaşını kutluyor | 06.01.2015

2014

Avrupa Film Akademisi ödüllerinde En İyi Ida; Mr. Turner başrolde | 15.12.2014 Festival başvuruları açıldı! | 12.11.2014 'Uzun Yol' da Oscar yolunda | 16.10.2014 Wroclaw T-mobile New Horizons Film Festivali’nde Türkiye Sinema Sektörüne Bakış | 13.08.2014 2013’te festivalin Sinema Onur Ödülü’nü alan emektar senarist ve yazar Ayşe Şasa’yı kaybettik | 16.06.2014 33. İstanbul Film Festivali’nin ardından | 22.04.2014 33. İstanbul Film Festivali sona eriyor | 19.04.2014 33. İstanbul Film Festivali ödülleri | 19.04.2014 Festivalde sona doğru | 18.04.2014 Asghar Farhadi sinemaseverlerle buluştu | 16.04.2014 Wajda'dan festivale teşekkür mesajı | 16.04.2014 Yarışma heyecanından sinema derslerine | 14.04.2014 Muhsin Bey ekibi yıllar sonra sahnede bir arada! | 14.04.2014 Muhsin Bey'in süresi hakkında | 13.04.2014 Yarışmalar başlıyor! | 12.04.2014 İptal ve seans değişikliği | 07.04.2014 Festival başladı! | 04.04.2014 Festivalin ek seansları belli oldu | 22.03.2014 33. İstanbul Film Festivali'nin programı açıklandı | 05.03.2014 Festivalin Yaşam Boyu Başarı ve Onur Ödülleri | 05.03.2014 Festivalin yarışmaları ve ödülleri | 05.03.2014 Sezonun merakla beklenenleri “Akbank Galaları”nda | 05.03.2014 Özel Gösterim: Türk Klasikleri Yeniden | 05.03.2014 Alain Resnais'i kaybettik | 03.03.2014 Diao Yinan’ın Black Coal Thin Ice filmi festivalde | 28.02.2014 'Big Bad Wolves', Geceyarısı Çılgınlığı filmleri arasında! | 21.02.2014 'Muhsin Bey' yeniden | 18.02.2014 Alan Berliner filmleri festivalde! | 17.02.2014 Berlin Film Festivali’nde düzenlenen İstanbul Film Festivali davetine
sinemanın önemli isimleri katıldı | 09.02.2014
Wes Anderson'ın son filmi Büyük Budapeşte Oteli, Berlin'den sonra İstanbul'da | 05.02.2014 Altın Lale Ulusal Yarışması jüri başkanı belli oldu | 04.02.2014 İnci Eviner'in figürleri festivalin afişinde | 28.01.2014 Şakir Eczacıbaşı'yı ölüm yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz | 23.01.2014 Sundance’in en iyileri Nisan’da İstanbul’da | 15.01.2014 Onat Kutlar'ı saygıyla anıyoruz | 11.01.2014 BAFTA ödüllerine aday belgeseller festivalde! | 10.01.2014

2013

2012

2011

2010

2009

Visconti ya da bir uzaklığın tarihi

Durgun su yüzündeki küçük çevrintilerden birinde bir saman çöpüne binmiş küçük yabancıya bakıyorsunuz yakından. Çırpınan, direnen, salını ters tarafa doğru yüzdürmek için uğraşan yaratığın iç dünyasını düşünüyorsunuz. Korkularını arıyorsunuz. Neden burada durduğunu ya da nereye gideceğini düşünüyorsunuz. Acaba burada mı doğdu? Kıyıdaki hangi otun dallarına tutunup çıkacak karaya? Ya buraya nereden gelmiş? Biraz uzaklaşıp bakınız yabancınıza. Bir ırmak kıyısı burası. Ağaçlar girdi çevrenize. Ve kıyıya samanlar savuran çocuklar. Küçük çevrintilerle dolu ama durgun görünen su akıp gidiyor. Uzaklardan, dar boğazlardan kütükler sürüklemiş akıntılar. Daha tepelere çıkınız. Nerelerden gelmiş olabilir yabancı? Suları yıllarca biriktiren bentlerden birinde nasıl bir çocukluk geçirdi? Dikkatle, uzun uzun, değişik mevsimler boyunca bakınız. İşte zamanın derin ırmağı da yatağını sizinkiyle birleştirdi. Anıların altın yapraklarıyla acıların çürümüş yosunlarını, ölümün dilsiz balıklarıyla sevişmenin kaygan istiridyelerini, çatışmaların hep bir yöne dönük örgüleriyle bilimin mısır sayfalarını, eski savaşların bayraklarıyla ayaklanmaların bildiri kuşlarını, atlasın aylı göğüsleri saran hışırtılarını, kanı, ölümü ve cellât baltasını, altın paraların çirkin tuğra yüzlerini, yanık kentlerin külünü, uygarlıkların mermer derisine yazılmış düşüncenin uzun şiirini ve tarihin üç çatallı mızrağını getirip, bugünün bir boksör yüzü kadar ütüsüz ve kanlı denizine kavuşturan o büyük ırmağı da görüyorsunuz.

Şimdi yaklaşınız yeniden ırmak kıyısına. Küçük yabancıya yeniden ve çok yakından bakınız. Yüzünün, kafanızdaki bütün görüntülerin ışığıyla aydınlandığını göreceksiniz. İnsanlar arasından bir insan bu. Yerleştirin onu kafanızdaki perspektife. Akıp giden ırmakların ve geniş yeryüzünün ortasındaki gerçek yerini bulacaksınız. Geçmişini bulacaksınız kimse anlatmasa bile size. Bir “sibylle” değilsiniz, ama geleceğini avucunuzun içi gibi ve tanrının yardımı olmaksızın okuyabileceksiniz.

I.

Onun saman çöpünün üstündeki serüveni, en azından sizinki kadar anlam kazanacak. Çünkü bir yaşantı süresi ona ve çevresine uzaktan, dağın ırmağı gören tepelerinden bakabildiniz. Nice yakınında da olsanız insanların ve her şeyin, uzaklığı içinizde taşıyorsunuz.

Şimdi bu yüzde gördüklerinizi anlatınız. Ağır ağır, sözlerinizin hakkını vererek, tadını bularak şiirin ve nutuklar çektirmeksizin kimseye, anlatınız. Sesinizde yüzün küçük çizgileri, kıyının yalın tasvirleri, günlük serüvenleri insanınızın, bir rönesans madrigal’inin altoları, tenorları ve sopranoları gibi birbirine hazla sarılacak. Anlatınız acılarını, sevinçlerini, buluşmalarını, kavgalarını... Bütün o bilinen şeyleri. Araya olağanüstü tutkularını da katınız, sızlayan sesleri de girsin Venosa Prensi’nin. Sonra Acitrezza’nın balıkçılarını, bin yıllık güneşini Sicilya’nın, Ancona’yı ve Pô çukurunu, Venedik’te rüzgârın savurduğu yapraklarla dolu kanal kıyılarını ve Kontes Livia Serpieri’yi, klavsen taneleriyle yağan karı, sessiz dolaşan gece itlerini, şiddetin ve güvensizliğin güzelim insan yüzlerini tuzla buz ettiği Milano sokaklarının uğultusunu, Palermo saraylarının kristal çınlayışını, ipek hışırtısını solan çiçeklerin, Bel Canto’ya karışan caz çığlıklarını, av ve savaş borularını, kırımların ve yıkıntıların büyük freskinin ağıtlar arasında yapraklanışını, derin çatırtılarını göçüp giden Volterra’nın ve yokluğun herşeye trajik bir anı değeri kazandıran sessizliğini duyarak anlatın. Neyi anlatırsanız anlatın, bütün bu sesler yankılar bulacak yalın türkünüzde. İşte, anlattığınız uzaklığın tarihidir.

II.

Garip diliyle bir Sicilyalı, Acitrezza’daki balıkçılar arasından bir balıkçının, yaşlı Ntoni’nin öyküsünü anlatıyor. Sesinde halk ozanlarının lirik tadı. Ntoni Malavoglia’nın denizde ölen oğlunu, bıraktığı beş çocuğu, batan kayığını, torunlarını savaşlarda, hoyrat ellerde birer birer yitirişini, ayakta durmak için korkunç çabasını ve yenilgisini dile getiriyor; I Malavoglia. La Terra Trema’da her şey değişmiş. Yaşlı Ntoni, silik, gölgede biri. Genç bir yüz götürüyor bütün öyküyü: Oğul Ntoni Valastro. Düşünceli, sevecen bir yüz. O da balıkçılar arasından bir balıkçı. Ama yaşantısı her adımda bir şeyler öğretiyor ona. Ve yalnız değil. Şafaktır. Catania bölgesinde bir küçük balıkçı kasabası. Sandallar balıktan dönüyor... Kıyıda sırtlanlar gibi bekleşen toptancılar. Çarşaf gibi İtalyan paralarının, üzerinde en küçük sayılar yazılı olanlarıyla toplayıp gidiyorlar bütün balıkları. Ve açıktan denizi kazıyan büyük balıkçı motorlarını kinle süzen yoksul, güçsüz balıkçılar arasında Ntoni. Mutsuzluklarında yalnız değil balıkçılar. Caltanisetta karakolunun önünde gösteri yapan yüzlerce maden işçisi kendilerini işten kovan patronu istiyorlar. Ve otuz yaşlarında, maden yanığı yüzlü bir genç adam, Cataldo, alınyazısını değiştirmeye savaşıyor. Bir sabah, sevgilisi Angela ile tutsak sevgilerini düşünürken ansızın bir el silah sesi uzak vadiden. Bu, toprak baronlarının emrindeki Mafia’ya karşı köylülerin ilk işaret fişeğidir. Köylü Sarrazin, işçi Cataldo ve balıkçı Antonio tek tek yaşama koşullarını değiştirmeye savaşıyorlar. Bu ayrı kalelerdeki savaşlar, hepsi birleşinceye kadar yenilgilerle yaralanacaktır.

Uzaklığın genç tarihçisi Milanolu Luchino Visconti, Verga’nın romanından hareketle anlatmayı düşündüğü bu uzun öykünün ancak bir bölümünü çevirebildi. Aylarca Sicilya’nın küçük balıkçı kasabasında oturdu. Siz, ırmak kıyısındaki küçük yabancıyı tanımak için neler yaptıysanız, o da balıkçı Antonio ve ailesini tanımak için aynı şeyleri yaptı. Eski tarihçilerin, toplumbilimcilerin yollarını izledi. Her sahneden önce sordu kişilerine: “Böyle bir durumda, günlük yaşantınız sırasında ne yapardınız? Neler söylerdiniz?” Ağır, dikkatli, şiirsel görüntülerle çizdi bütün kişilerini perdenin ak kâğıdına. Milano Dükü’nün oğlu Luchino, balıkçıların kaba saba yaşantılarındaki bütün güzellikleri buldu. La Terra Trema’nın görüntüleri, sinema tarihinin en güzel görüntüleri arasında yer aldı. Bu fotoğraflarda Paisa’nın gerçeğe uysun diye aktüalite filmleri tadında verilmiş görüntülerinin yapaylığı değil; Leonardo’nun, üzerinde yüzlerce yıl uğraşılmış duygusunu veren, uzak yamaçların kayalıkları ve ırmaklarıyla birlikte uzak zamanların yaşantılarını da biriktiren koyulaşmış resimlerinin derinliği var. Bir “sinematek”in karanlık salonunda, Paul Strand ile Fred Zinnemann’ın ölümsüz filmleri Alvarado İsyancıları’nı seyrederken, heyecandan sakalları titreyen bir doğulu heykelciyi gözlemiştim. Yer Sarsılıyor’da derinden sarsılmayan bir yürek düşünmek güçtür. Ama var böyle yürekler. Yapımcılar, daha film çevrilirken işi baltaladılar. Eser tamamlandıktan sonra 1952’de Franco-London Film, Yer Sarsılıyor’un yarısını kesti. 102 dakikaya indi üç saatlik film. Konuşmalardaki Sicilya ağzı değiştirildi. Visconti’nin “yoksullar dili” dediği “Sicilya dili” tutuldu ama görüntülerin dili tutulamadı. Yer hâlâ sarsılıyor.

III.

Çiğ güneşin ve yırtık borazanların parçaladığı Sicilya göğünün uyuklayan, gölgeli ve daracık kapısından, Il Gattopardo için baştan aşağı onarılan Donnafugata Kilisesi’ne girdiğinizde, duvarlara orgun tozlu seslerini yüzlerce yıldır dinleyen ölü ermiş heykelleri gibi yaslanmış bir sıra donuk yüz göreceksiniz. Yanaklarından fışkıran yeleleri, kocaman kafası, iri elleri ve hem güçlü hem düşünceli bakışlarıyla Salina Prensi Don Fabrizio; yüreğinin daracık sorularını küçük ve sevimsiz yüzünde saklamaya çalışan Prenses Maria Stella; Garibaldi baldırı çıplaklarıyla omuz omuza ve geleceğin ünü, zenginlikleri, egemenliği için savaşırken yaralanan yüzündeki alaycı ve bencil anlatımı bir kara bantla kapamış ayartıcı yeğen Tancredi Falconeri; evcil kuşlar gibi sarayların kafesinde sıçrayıp durmaktan yorgun ve utangaç kızları Prens Fabrizio’nun: Carolina, Concetta, Caterina; güzel giysilerinin kuyruklarını gururlu penguenler gibi savurarak dolaşan büyük oğullar: Paolo ve Francesco Paoio; sonra küçük çocuklar, mürebbiyeler ve öbürleri...

Ölümün sessiz külleriyle örtülen bu yüzler, Palermo saraylarına inen akşamla birlikte sonsuz renkli ama ömürsüz bir çiçek gibi son kez açılacaklar ve tanyeri ağarırken artık sonsuza kadar kapanacaklardır. Ağır ağır ölür sınıflar.

Leopar’da ölmekte olan Prens Fabrizio di Salina değildir. Risorgimento’nun kanlı, dizgi yanlışlarıyla dolu sayfalarına, Limoges porseleninden yapılmış ve üzerine altın yaldızlarla leopar, kaplan armaları işlenmiş zarif tabutlara gömülen soylular sınıfıdır. Ve her ölüm gibi geriye çevrilmesi imkânsız bir süreçtir bu. Bu ağır, anlamlı ve karışık ölümü kavrayabilmek için tarih okumak yeterli değil. Arkadan gelen kentsoyluların, aç ve kurnaz çekirgeler gibi bütün renklerini, yapraklarını, canlı tenini kemirip yalnızca kuru iskeletini bıraktıkları bu çağı yaşantı katına ulaştırabilecek gücü olmalı sanatçının. Romandan bir sabahı anımsıyorum. Prens, karısı ve çocuklarıyla kahvaltı masasındadır. Romanın yazarı Kont Giuseppe Tomasi di Lampedusa bu kahvaltıyı uzun çocukluk yıllarının binlerce sabahından birini yeniden yaşıyormuş gibi canlı, eksiksiz anlatır: çayın kokusunu, armalarla süslü porselen fincanları, ağır perdelerden süzülen gün ışığını, prensin tırnaklarını gizlemiş kocaman leopar patileriyle sofra halkına takılışını. Sonra filmden bir ikindi. Donnafugata Sarayı’nın konuklar köşkünde, terk edilmiş, tozlu ve aydınlık salonlardan biri. Magrip menekşesi renginde açık mor giysileriyle Tunuslu Claudia Cardinale’nin (yani Angelica) tenine vuran sarı ikindi güneşi sarayın derin avlusuna gölgeler bırakıyor. İki sevgili, bir an eğilip avluya bakarlar. Kumrular ve elinde çantasıyla geçer kralın temsilcisi Aymon Chevalley. Bu bir an’dır. Günün uzun yayını ufacık çevrintilerle kuran binlerce küçük an’dan biri.

Yaşantının dolgun kanı vurmadıkça görüntülerde, uzaklık da bir işe yaramaz olur. Sabahın ve akşamüstünün karmaşık diyalektiğidir Leopar. Madrigal’in yerini “fugue” almıştır. Doğan güneşle ölen gün kovalar durur birbirini. Kimi zaman öylesine karışır ki, yaşayan’la ölen, sabaha karşı’nın sokakları bir akşam alacakaranlığı gibi buruşur, koyulaşır. Canlı sabah duası, hemen ardından bahçeye genç bir ölü getirir. İkindinin solan duvarlarının arkasında doğmakta olan bir sınıfın töreleri belirir. Uzun bir zincirlemedir Leopar. Salina Prensi’nin ve çevresinin gürültüsüzce ölen yüzü üstüne Tancredi’nin yeni apoletleri ve Don Calogero’nun kötü traş edilmiş yanakları biner. Lampedusa’nın romanı, okuyanlarda Proust’la Stendhal karışımı bir izlenim bırakır. Balonun kişileri, Swann’ın Odette’i görmek için sık sık fırsatlar yaratıp katıldığı kabul törenlerini, danslı toplantıları hatırlatır. Stendhal’in aydınlık havası, İtalya öykülerinde alttan alta sürüp giden sıcaklık romanı da sarar. Film, romandaki bireysel evrene, Lampedusa’nın deyimiyle “O yıllarda Almanya’da toplum ve ekonomi üzerine garip düşünceler ileri süren sakallı Yahudi”nin sert, eleştirici ve toplumcu yöntemini sokar. Ama romansı anlatım yitirmez. Yapı dramatik olmaktan çok “anlatıcı”dır.

Ve büyük bir fresktir Leopar. Palermo sokaklarının bayraklar, barut dumanları, ağlayan kadınlarla dolu sonsuz yıkıntıları önünde düşünen bir insanı çizer: “Nedir değişen?” Karşılık, sanırım bir başka tablodadır. Gittikçe yozlaşan ve renklerini yitiren balo’da, çiş kapları ve terli yüzlerle dolu bir salonun yanı başında bir duvarı çok uzaklara, düşüncenin belirsiz yargılarına götüren Greuze’ün tablosu: “Doğru’nun ölümü”. Değişen, prensin ve onun katının durumudur. Filmin her görüntüsü bu tarih sürecini, unutulmaz renklerle anlatır bize. İncelikle yazılmıştır bu tarih. Sabah gün doğarken, göğün lacivert atlası külrengi bir beze dönüşünce, uzaklardan silah sesleri duyulur. Bir an döner bakar yorgun prens. Onun sezdiği, bizim bildiğimizdir. Kavga sürüyor, sürecek. Değişen bir şey yok, çünkü her şey değişiyor.

IV.

“Vaghe Stelle deli’ Orsa, io non credea
Tornare ancor per uso a contemplarvi
Sul paterno giardino scintillanti,
E ragionar con voi dalle finestre
Di questo albergo ove abitai fanciullo,
E delle gioie mie vidi la fine.”

Toplumların düşleri geleceğe dönüktür. Tek tek insanlar görebilir ancak çocukluk düşlerini. “Pleb”lerin altın kadehleri artık boşalmıştır. Ama kayan Roma ve Etrüsk yıkıntılarının dibinde, bir şatosunda Volterra’nın, Elektra hâlâ acı bir şarabın önünde düşünmektedir. Bir “yokluk düşüncesi”dir onunki. Kim düşleyebilir artık yokluğu düşünmeksizin, baba evinin soluk yıldızlarını yeniden görmeyi? Her şey kaymakta, yıkılmakta, çökmektedir. Sonsuz bir hızla kayar onu eski toprağına bağlayan her şey. Anne bunaltılar içinde, baba ölmüş, kardeş umarsız bir tutkunun dehlizlerinde boğulmaktadır. Film, bu gürültüler arasında nasılsa kalmış “küçük bir oda müziği parçası”dır. Tıpkı Proust’un Swann’ın Aşkı’nda dokunup geçtiği o “müzik cümlesi” gibi. Mme. Verdurin’Ierin evinde, küçük piyanist çalmaya başlar başlamaz, kokular tadındaki “müzik cümlesi”.

Visconti’nin Cesar Franck’ı seçmesi boşuna değil. Burada, tıpkı filmdeki çarpıcı “zoom”lar gibi birden uzaklaşır Visconti. Yakub’un, Musa’nın ve İbrahim’in oğulları uzun sakallarını, güçlü pazılarını yitirdiler ama hâlâ bütün yeryüzünde sürüyor egemenlikleri. Etrüsk kentlerinden geçen bir İbranî, orada mekân tutmuştur. Gizli yöntemler kullanmıştır kendini kabul ettirmek için, her yabancı gibi. Sonunda Siegfried’in torunlarından bir deli yok etmiştir onu. Ama varlığı bütün film boyunca karısı, oğlu ve kızı üzerinde duyulur.

Bir ten duyarlığını anlatır Vaghe Stelle. Loş sarnıcın dibinde çocukluk günleri gibi parlak iki su birikintisi ağır ağır akarlar birbirlerine. Bir Etrüsk heykeli kadar güzel Sandra’nın teni giysilerinin yapraklarla örülü çitlerini aşınca, öbürü, ona en yakın olanı, merdiveni dolanan sarmaşıklar gibi sarılır. Gizli ve kesintisiz bir sevinçtir bu. Suçluluğun karanlık köşelerine kadar uzanır. Sonu... Elbette yokluk. Gittikçe köpeksi, zavallı, ikiyüzlü biri olur Gianni. Aradığı bir şey vardı. Sonunda bulantı, sürüngen, pis bir ölüm buldu.

“Kammerspiele”den yararlandım diyor Visconti. Filmi, kendi odasında seyretmek için yapmış gibidir. Visconti’nin filmografisi, tepelerden ırmak kıyısındaki yabancıya doğru uzun bir yolculuktur. Acitrezza balıkçılarından bir kentlinin iç evrenine doğru. Dışındaki dünyadan yola çıkıp kendi yüreğindeki çelişmelere, sorunlara yaklaşıyor. Siz de iyice yaklaşınız bütün bunlardan sonra kıyıdaki yabancıya. Sanırım tanıdık biridir: İnsanlar arasından bir insan. Luchino Visconti adında biri. Şu sıralarda Camus’nün yabancısına bakıyor.

Onat Kutlar