Kapat
Gönderiliyor...
30. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ AFİŞİ
30. Uluslararası Film Festivali 2-17 Nisan 2011 Kapat
Çizelge İndir
SEANSLAR
11.00
13.30
16.00
19.00
21.30
24.00

31. İstanbul Film Festivali (2012)

 

Sinema Onur Ödülü

Halit Akçatepe

Dönemin ünlü tiyatro sanatçılarından Sıtkı Akçatepe ile aynı meslekten Leman Akçatepe’nin oğulu Halit Akçatepe okul arkadaşımdır. Yeşilköy Pansiyonlu İlkokul’dan. 1940’lı yıllar, ikimiz de yatılı okuyoruz. Aramızda 6 yaş fark olması nedeniyle ayrı sınıflardayız. Aramızda, bu öğrencilik yıllarında dönem farkı da olabilir. Uzun yıllar öncesine dayalı bu birliktelik konusu, aslında tam net değil. Buradan baktığımızda pek çok şey, bir sis perdesi altında. O yılları anımsayabildiğim kadarıyla sinema oyuncularından Rengin Arda (Bülent Oran’ın eşlerinden) ve Meral Sayın da aynı okulun öğrencileriydi… Anımsadığıma gore daha o yaşlarda ele avuca sığmayan bir çocuktu. Şimdi de öyle değil mi?.. Aslında 74 yaşında büyümeyen bir çocuk Halit Akçatepe.

Halit Akçatepe’nin sinema yaşamı konusunda ilginç bir öyküsü var. İlk kamera karşısına çıktığında 6 yaşındadır. 1942’de çektiği “Nasreddin Hoca Düğünde” adlı ilk filminden 1954 yılına dek, 16 yapımda “çocuk oyuncu” olarak oynamış. Ne var ki, o yıllarda “çocuk oyuncular”ın “yıldız”laşması gibi bir olgu, henüz gündemde değildir. Türk Sineması Tarihi’nde “çocuk yıldız”lık 1960’lı yılların başında Zeynep Değirmencioğlu ile başlar. Yani Ayşecik tiplemesiyle. 1942’den 2009’a dek 79 sinema filminde oynayan (TV dizileri ve tiyatro oyunları konumuzun dışında) Akçatepe’nin o üzerinde durulmamış es geçilen “çocukluk yılları”nın ardından, gençlik ve olgunluk dönemie girdiğinde gerçekleşecektir “yıldızlaşma”sı. Özellikle de 1972’de “Sev Kardeşim” adlı filmiyle giderek “oyuncu”laşır. Ertem Eğilmez’in kalabalık kadrolu filmlerinde “takım oyunculuğu” bilinciyle yaşamını sürdürecektir. “Mavi Boncuk”, “Bizim Aile”den sonra “Hababam Sınıfı” dizisiyle Türk Güldürü Sineması’na damgasını vuracaktır. Ve gerçekten de Halit Akçatepe, “Güdük Necmi” tiplemesiyle Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” romanlarından fırlamış gibidir.

Dile kolay, 60 yıllık bir direnişin, ayakta kalabilmenin, var olmanın yaşam serüvenidir bu. Münir Özkul ve Ertem Eğilmez, sinema yaşamındaki ustaları, Kemal Sunal, Adile Naşit ve ölümünden önce birlikte oynadığı babası Sıtkı Akçatepe, unutulmaz oyun arkadaşlarıdır, nam-ı diğer Güdük Necmi, son tahlil de çevresine davetkâr gülücükler dağıtan, sevimli, sıcak ve bol esprili bir kimlik sergiler ama iyice içine girdiğinizde sert bir kayaya çarpar gibi olursunuz. Zor bir adamdır o. Ahhh, ne “hınzır”dır o… İçsel dünyasının bir dışavurumu olan o “gülen yüzlü maske”yle yaşadı hep Halit Akçatepe…

Agâh Özgüç

Terence Davies

“Keşfetmekten vazgeçmeyeceğiz / Ve keşfimizin sonunda / Başladığımız yere varmış olacağız / Ve orayı ilk kez gerçekten tanıyacağız.” –T.S.Eliot

Terence Davies kalın, derinden gelen benzersiz sesiyle Şehre ve Zamana Dair’de (2008) okuduğu bu satırlarla hatırlamanın doğasına dair mühim ipuçlarının da altını çizer. Doğup büyüdüğü Liverpool'a adadığı film de zaten (yaşadıklarından tortulanan diğer filmleri gibi), ayna misali değil oradan buradan uçuşan anılar kolajı olarak kurgulanmıştır. Bu nedenle 30 yılda bir avuç filmiyle Davies'in sinemasal şiirleri nostaljik, ilişilmez birer “put” değildir. Kısa filmlerinden oluşan üçlemesiyle başlayan (1976, 80 ve 83) kişisel anılar silsilesi (kendi deyişiyle) suya düşen taşın yarattığı halkalar gibi birbirini tetikleyen bir şeydir. Bu karmaşık dairesellik ister edebiyat uyarlaması (House of Mirth / Keyif Evi, 2000) ister otobiyografik (Long Day Closes,1992) olsun, benzer. Çocukluk ve yeni yetme zamanları 2. Dünya Savaşı ve sonrası İngiltere'sine denk düşer malum. Otoriter okul ve çilekeş Katolik öğretileri, evdeki acımasız babaya rağmen “ışık” eksik değildir; sevgili annesi ve kardeşleri, sinemanın müthiş büyüsü, bir ara hep birlikte coşkuyla söylenen bir şarkı tam da çelişkiyi vurgular. Yine otobiyografik esintili başyapıtı Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar’da (1988) mesela, evin üst katına çıkan boş merdiveni izleriz, kimse yoktur ama muhtelif sesler duyarız geri plandan. Elimizden kayan zaman nasıl da bir sinemasal incelikle tespit edilmiştir, oradadır! Dolayısıyla ona dair “işçi sınıfının Proust’u” tanımı yabana atılamaz. Çoğunluk tarafından, isabetle İngiliz cenahının yaşayan en önemli sinemacısı kabul edilmesi zaten sinemanın varoluş nedenine vakıf olmasıdır. Anıların kişisel bir fotoğraf albümünden farklı yansıması da budur. Çekmecede kilitli saklı resimleri huzurumuzda ortaya çıkarırken ortak veya özel, kendi belleğimizden üşüşen çelişkili hissiyatlardan başımız döner. Kendi anılarımızın efendisi olmadığımızın da farkındalığı olmalı bu! Eliot'ın şiirindeki gibi, aynı şekilde zamanın.

– Esin Küçüktepepınar
 

Ayşen Gruda

31. İstanbul Film Festivali Sinema Onur Ödülleri bu yıl, onurlu 3 arkadaşıma veriliyor. Hem Ali Özgentürk'ü hem de Halit'i kutluyorum bu vesileyle. Ayşen'e gelince; 1975'ten bu yana sanat yaşamını sürdüren, dur durak bilmeyen, sürekli üreten ve kendini geliştiren biri o... Her zaman bir başrol oyuncusu kadar dikkat çekmeyi bildi o. Bunu nasıl yapıyor, kimse çözemedi. İşte bu olay sinemanın büyüsünde gizli, fiziğiyle değil, ekrana yakışan yüzüyle ve karizmasıyla oyunculuğundan hep söz ettirdi o. Kadın komedyen deyince akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Sinemamız birçok konuda olduğu gibi, kadın komedyen konusunda da fakirdir. Bu açıdan bakınca, o bir zenginliktir.

Arzu Film birçoğumuz için bir okul olmuştur. Orada üretirken iyi rol, kötü rol vb. tartışmalar olmazdı. Çok disiplinli bir okuldur orası. Aslolan senaryolardır. Herkes senaryosunun hakkını vermek için uğraşırdı. Bazen koskoca filmden, sadece küçük bir resim, bir mimik, bir yüz kalır geriye. İşte Ayşen geriye kalanlardandır. Komedyenlik perdede hep zordu. Nadir insanlar bunun üstesinden geldi sinemamızda. Onlardan biri de Ayşen’dir. Sanat yaşamına 50'ye yakın film, onlarca televizyon dizisi ve unutulmaz tiyatro oyunları sığdırmıştır. 1976'da Tosun Paşa, 1977'de Hababam Sınıfı, 1978'de Neşeli Günler, 1981 Gırgıriyeler, Davaro, Çiçek Abbas, Namuslu... hangi birini sayalım. Bunlar kaç kuşakta iz bırakmıştır? Herhangi bir sahnesini görünce perdeden daha uzağa kimler dalıp gitmiyor ki...

Oyunculukta ustalığı yakalamak; sezgi, teknik ve yaratıcılığın harmanlanmasıyla oluşur. Bu incelikli durumu tam 40 yıl sürdürmekse tamamen kılı kırk yaran bir bakış açısının ürünüdür. Sinemada kalıcılığı ve kaliteyi yakalayanlara selam olsun.

Tarık Akan
 

Sevin Okyay

Sevin Okyay hakkında (ve de tabii onu öven) bir yazı yazmak herhalde dünyanın en kolay işi. Çünkü herkes bilir ki Sevin çok kültürlüdür, çok çalışkandır, çok iyi yüreklidir, çok zekidir, çok şekerdir, çok cömerttir... Yazılarından bir sürü şey öğrenebilir, derin sinema kültürünü bir ansiklopedi gibi kullanabilir, önerdiği bir kitapla dünyanızı renklendirebilirsiniz, ya da mesela çok mu dara düştünüz, kucağına uzanıp şefkatine sığınabilirsiniz... Sevin Okyay bütün bunları barındıran “eşsiz” bir insandır. Ancak Sevin’in eşsizliği bunlardan öte bir özellik taşır bana göre: Sevin kendi “zamanını kendisinde taşıyan” nadir özgür ruhlulardan biridir.

Bize dayatılan gayri insani zaman mefhumu işlevsel olmayan, yani bir karşılığı, bir kazancı olmayan her şeyi hayatımızdan çıkartmaya yöneliktir. Ve herkesten aynı zaman ritminde, ruhunda sıkışmasını ister, bekler. Sevin her ne kadar aşırı sorumluluğundan dolayı dünya ritmine zaman zaman zorunlu uygunluk gösterse de (kendisinden istenen yazıları, çevirileri, işleri büyük bir telaşla hep zamanında teslim eder mesela), kendi öz-zamanının öyle güçlü bir kahramanıdır ki, ona ayak uydurmayı ya da anlamayı bırakın ancak belki uzaktan gıptayla izleyebilirsiniz: “Para etmez” işler yapmak, ama parasızlığa yenilmeden gerektiğinde bir filmi görmek için kilometrelerce yürümek; çevirisini yaptığı bir kitabın yazarını, kitabın en sevdiği karakterini öldürüyor diye çeviriyi bırakmakla tehdit etmeyi düşünmek; gerçek bir “oyun”cu olmak, yani oyunda zamanı ancak zamansız bir çocuk özgürlüğünde unutmak; futbolla ligine bakmadan, basketle ülkesine aldırmadan coşabilmek; sinemaya sanat tarihinin özgür kıstaslarıyla bakabilme sabrını hiç kaybetmemek; kendisi bu özgürlükte olduğu için diğerlerine büyük geniş bir zamandan yani sonsuz bir hoşgörüyle bakabilmek...

“Sevin Okyay Zamanı”nın özgünlüğünü, bunlardan öte kullandığı dilden de çıkarmak mümkün. İnsan kendini diliyle yapar, insan söylediğidir, zamanını sözleriyle kurar. Sevin Okyay, bir eleştirmen olarak diliyle hep olmuşu, ışıklıyı, seveceğini arar. Beğenmediğindeki “kötü” yerine, beğendiğindeki “iyi”nin peşinde koşan bir dildir onunkisi. “İnsanın yüreğini titreten”i beğenir, kaybettiklerini “hasretle anar”, şu filmin “söylenenin tersine başarılı olduğunu” düşünür, ona o konser “mutluluk katar”, sonrakini “heyecanla bekler”, o oyuncuyu “cidden muhteşem” bulur, bu kitaptan “çok hoşlanır”... Böyle olumlu ve umutlu bir dildir Sevin’inki. Zamanını da bu olumluluk enerjisiyle çağıltır.

Bir söyleşide kendisini “beceriksiz, utangaç ve asosyal bir yaratık” olarak tanımlamış Sevin Okyay. Tamamen ve büyük bir hayranlıkla katılıyorum: Becerikli olamayacak kadar “kısa yolları” reddedebilmesine, diğerlerine saygısını hiçbir “talepte bulunmamak” düzeyine kadar indirdiği hayasına, büyükler dünyasına düşmüş bir çocuk olduğunu belli etmeme çabasına hayran olmamak mümkün mü?

Sevin’in benim içimdeki resmi, Kaç Para Kaç’taki repliği ve bakışıyla çok örtüşüyor: Bu dünyanın dertleriyle harap olmuş adamın (Selim’in) dükkânında “Kredi kartı kabul etmiyoruz” cevabına, masum ‘Ay niye!’ tepkisi. Ay niye! Çünkü öyle. Sevin o dükkânın insanı değil. Oradan zaten kendi zamanına çıkıyor.

Onun “kendi zamanı” bu “becerikli, girişken ve sosyal yaratıklar” dünyasının sönük beyaz ışığında bir “Neptün” gibi parlıyor. Işığıyla seviniyoruz, teselli buluyoruz.

Reha Erdem
 

Ali Özgentürk

Ali Özgentürk’ün 1980’lerde sinemaya başlayan kuşağın önde gelen isimlerinden olduğu ve de tümüyle farklı bir yönetmen olduğu kuşku götürmez. Kişiselliği çok çeşitli ögelerden kaynaklanır ve ona kolay kavranamaz bir nitelik yükler.

Edebiyat fakültesi sosyoloji bölümü mezunu olan Adanalı Özgentürk, daha öğrencilik yıllarında başlayan tiyatro sevdasını Adana Şehir Tiyatrosu, Arena gibi kurumlarda sürdürdükten sonra, bir yandan dergilere öyküler yazdı, öte yandan Sokak Tiyatrosu adıyla tümüyle politik bir grup kurdu. 1960’lerın kaynayan ortamı içinde ayrıca Uzun Yürüyüş, Bir Kuvayi Milliyecinin Hatıraları, Bir İşçinin Öldürülüşü gibi belgeseller çekti. Onun edebiyat, tiyatro ve belgesel/politik sinemayla kurduğu bu gençlik ilişkileri bilinirse, sineması daha iyi kavranabilir.

1970’lerde Ferhat ve Yasak adlı kısa filmleri çekti. Onun hakkındaki ilk yazımı Yasak için yazdığımı hatırlıyorum: 1974-75 yılları olmalı... Ayni dönemde Endişe filminin senaryosuna katıldı, Yılmaz Güney’le yakınlaştı. Güney’e ve sonraları Sürü’de Zeki Ökten’e asistanlık yaptı. Ve 1980 yılında Hazal’la yönetmenliğe geçti.

Hazal için o dönemde yazdığım övgü dolu yazıya bakıyorum. Ne kadar çok sevmişim bu filmi...“Değişmezlikle değişim çabasının çatışması” demişim. “Pasolini’nin en olgun dönemini hatırlatan bir sinema” demişim. “En temel sorunları içinde insanoğlu var bu filmde” demişim. “Doğu aşk masallarının, halk söylencelerinin, minyatürlerin plastiğinin tadını içeren bu film, eski Yunan trajedisi, kutsal kitaplar, Homeros veya Dante’nin dünyalarının da kapılarını açıyor” demişim. Ve 30 yıl sonra, Fransa’nın Amiens kentinde yapılan bir Türkan Şoray’a saygı etkinliğinde, filmi yeni (ama kötü basılmış) bir kopyadan seyrederken, 30 yıl önceki izlenimlerimin tümüyle doğrulandığını farketmişim. Az şey mi bu?

Özgentürk’un gerçekçilikle simgeselliği harman eden sineması, Işıl Özgentürk’ün senaryosunu yazdığı At filmiyle sürdü. Genco Erkal’ı İstanbul’un kalabalık sokaklarında kendi küçük trajedisini yaşayan bir seyyar satıcı olarak perdeye getiren bu film de, “gevşek dokusu, dramatürji eksikliği” gibi o zaman yakıştırdığımız kusurlarına karşın, çok sevdiğimiz bir film oldu. O dönemde beklediğimiz ‘toplumsal eleştiri’den çok, sanatçının kendi deyimiyle “Dünyanım en tuhaf şehirlerinden biri olan İstanbul’da hayatın kendiliğinden akışını yakalama çabası” idi. Ve sanki “modern bir masaldı”. Özgentürk’ün klasik bir gerçekçilik yerine gerçeğin içinden fışkıran ve sadece sanatçı gözlerin görebileceği fantastiği yakalama inadının bir ürünü.

Sonradan işler biraz bozuldu. Özgentürk bu iki büyük başarının ardından, başyapıt düzeyindeki metinlere son derece özgürce, gevşek senaryolar ve çok iyi kotarılmamış bir fantastik/fantezi duygusuyla yaklaşmanın bedelini ödemeye başladı. Orhan Kemal’ın ünlü Murtaza’sını Bekçi adıyla sinemalaştırması veya Nazım üzerine bir film yapmaya çabalarken sürekli zorluklar ve engellerle karşılaşan bir yönetmenin yaratma sancılarını Su Da Yanar filmiyle anlatma deneyi, genelde olumsuz tepkiler aldı. Bu filmleri ben de beğenmemiş ve ikincisi için şöyle demiştim: “Aklın denetiminden geçmeyen ham duyarlılığın sanatta olsa olsa geri teptiğine içtenlikle inanıyorum”.

Ne yazık ki bu filmlere yeniden dönüp bakamadık. Çünkü belki bizler kabahatliydik, belki Ali ilk filmlerindeki temel ögeleri kullanmayı aynen sürdürmüştü de biz kavrayamamıştık. Ya da o ilk iki film nedeniyle hep çok iyisini beklemiş, hep mucize ummuştuk. Keşke bu filmleri yeniden görüp en saf biçimde yaklaşsak ve taze yargılara ulaşabilsek...Gerçek şu ki Özgentürk’le sinema yazarlarının arası o sıralarda bozuldu. Ve düzelmesi çok zaman aldı.

Ama o hep ayrıksı ve farklı olmayı, yeni şeyler denemeyi, özgün formüllerle beklenmedik sentezler yapma gayretlerini sürdürdü. 90’larda Çıplak ve Mektup filmlerini yaptı. Çıplak gerçek-üstücülüğü doruğa çıkaran çok özel bir filmdi. Ben “Özgentürk bir filmi bir büyük deneyim gibi görüyor, onu seyirciyle birlikte çözümlemek, hatta oluşturmak istiyor. Sokak tiyatrosunda geçirdiği yıllar ve bu deneyimden gelen ‘happening’ duygusuyla birleşince, her seyircinin farklı biçimde yorumlayıp kafasında oluşturacağı, sanki ham malzeme halindeki Özgentürk filmleri ortaya çıkıyor” demiştim. Ardından gelen Mektup ise bir ‘eski tüfek’ olan babasının izini sürerek onu tanımaya çalışan ABD’den gelmiş oğlunun öyküsünü, yine bir büyük eskiz halinde, şiirle karışık bir metin aracılığıyla çözmeye çalışan bir deneysellik içeriyordu.

2000 yılında yaptığı ve onu eski eşi yazar Işıl Özgentürk’le yeniden bir proje çerçevesinde biraraya getiren Balalayka, onu eleştirmenlerle ve daha önemlisi seyirciyle buluşturan film oldu. Ülkemizdeki Rus Nataşaları’nın öyküsüne odaklanan film için “yer yer gerçek-üstücü dokunuşları olan, ama temelde ayağını yere çok iyi basmış bir hikayede, klasik Özgentürk duyarlılığı, bu kez ele aldığı kahramanlara uyarak, o ünlü Slav hüznüyle besleniyor. Ve ortaya gerçek bir keder şarkısı çıkıyor” demiştim.

Özgentürk, uzunca aralarla da olsa çabalarını hep sürdürdü. Kalbin Zamanı, tümüyle Pera Palas dekoru üzerinde, üç ayrı dönemde geçen iddialı ve değişik bir aşk ve cinayet öyküsüydü. Yengeç Oyunu ise başarılı olamayan bir büyük aile hikayesi.

Ve en son, 2010 yılında Görünmeyen geldi. Atatürk döneminde ülkemize gelip halk müziğimizi incelemiş ve önemli bilimsel notlar derlemiş olan tanınmış Macar müzisyeni Bela Bartok’un öyküsünü anlatan film, sanatçının son döneminin belki en özgün filmiydi. Ne yazık ki kötü bir dağıtımın da kurbanı olarak, hak ettiği yankıyı yapamadı. Ben bile gördüğüm halde üzerine yazma fırsatı bulamadım. Ama film, bir kez daha Özgentürk’ün hep farklı şeyler yapma inadını ve seyircisini sürekli şaşırtma tutkusunu en açık biçimde gösteriyor.

İşte tam 10 uzun filmi ve yarım düzine kadar kısa filmiyle tanıdığımız Ali Özgentürk üzerine bir kısa deneme. Onun çok daha geniş yaklaşımları ve kapsamlı monografileri hak ettiği kesin. Umalım ki bu güzel ödül, bunun icin yeni bir fırsat oluştursun.

Atilla Dorsay 

 

30. İstanbul Film Festivali (2011)

 

Sinema Onur Ödülü

Metin Akpınar

Metin Akpınar Türk tiyatrosunun son 40 yılının en iyi oyuncularından biridir. Kendine has yeteneği, biçimlendirme özelliği, oynadığı karakteri titizlikle analiz etmesi, seyircisini iyi tanıması, sahne disiplini onu Türk tiyatrosunun ustaları sınıfındaki yeriyle taçlandırmıştır. Bu özelliklerini, Ertem Eğilmez ustanın filmlerine, Zeki Alasya ile yaptığı filmlere taşımış, oynadığı onlarca filmle milyonlarca sinema seyircisinin kalbinde taht kurmuştur.

Metin filozoftur. Gençlik yıllarından beri biriktirdiği ve geliştirdiği dünya görüşünü, etik anlayışını, hümanizmasını dostlarıyla saatler süren yemek masalarında tartışmak ve paylaşmaktan keyif alır. Özü sözü doğrudur. Her zaman sözünün arkasındadır. Yalanı numarayı sevmez.

Ben Metin’i 1963 yılında tanıdım. 1965 yılında Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda beraber çalışmaya başladık. 1967 yılında Haldun Taner, Zeki Alasya ve Metin’le birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu kurduk. Ulvi Uraz’dan çok şey öğrendik. Devekuşu’nda birbirimize çok şey öğrettik. Tiyatromuzdan çok yıldızlar çıkarttık. On beş yıllık dostluğumuzda hiç birbirimizi kırmadık, üzmedik.

Kardeşten yakın dostluğumuzda, Metin’le çok özellerimizi paylaştık. Onun evinde benim, benim evimde onun bir yatağı oldu. 1978’de yollarımız ayrıldı. Her ne kadar az görüşüyorsak da Metin hâlâ benim kadim dostum. Selam olsun Metin ustaya!

Ahmet Gülhan
 

Zeki Alasya

Zeki Alasya içindeki çocuğu kaybetmemiş ender oyunculardandır. Onunla oynamak çok güzel bir maceradır, çünkü her an her şey olabilir. Ben bunu çok yaşamış bir insanım. Sahnede hem kendini hem de seyirciyi eğlendirmeyi ondan öğrendim. Adı gibi zeki bir insandır Alasya. Yıllarca başarıyla devam eden Devekuşu Kabare Tiyatrosu’na katkısı çok büyüktür. (Tabii bu arada Haldun Taner’i, Metin Akpınar’ı, Ahmet Gülhan’ı anmadan geçemeyiz.) Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda çok şeyler öğrendim. Birçok oyuncu da benim gibi çok şeyler öğrenmiş olmalı diye düşünüyorum. Zeki Alasya’nın edebi yönü de çok iyidir. Çok güzel skeçler yazmıştır. Bunun yanı sıra dekor yapmakta da ustadır. Çok okur, çok donanımlıdır. Çok iyi bir yönetmendir. Çok iyi bir arkadaştır. Usta oyuncuya klasik bir selam çakıyorum: İyi ki varsın Zeki Usta!

Ayşen Gruda
 

Yusuf Kurçenli

Bu yönetmenin insan halleriyle, dünya halleriyle sorunu var!

Gidişattan pek memnun değil. Yaşamın kenarında duran, yaşadıklarını alçak sesle yaşayan insanlara bakıyor; sıkışmış, kırılmış insanların hikâyeleri, hep ikilemler, travmalar... Onlara dair söylemek istediklerini sinema yoluyla etkili bir şekilde anlatıyor.

Talebi hazır olmayan konularda hikâyeler kurmayı seviyor.
Karakterlerine içerden bakıyor. Işığın ve gölgenin olanaklarıyla içsel oyunlar yaratıyor.
Sinemasını kendiyle hesaplaşarak kuruyor.

Yusuf Kurçenli’yi 1973-1980 arası TRT’de başarılı filmlerle öne çıktığında tanıdık.
Sonra içsel birliğe sahip bir düzine sinema filmi, tek hikâyeymiş gibi sürüp gitti.
İnce işçilik yaptı; ulusal ve uluslararası yarışmalarda ödüller aldı; bugün Türk sinemasına anlam katan çok sayıda sinema insanı üzerinde emeği var.

Ve Recep ve Zehra ve Ayşe ile başlayıp Gramofon Avrat, Karartma Geceleri, Çözülmeler, Gönderilmemiş Mektuplar gibi filmlerle devam eden, en son Yüreğine Sor’a ulaşan soluklu bir yolculuk...

Nesteren Davutoğlu
 

Ertunç Şenkay

Ertunç Şenkay, 60’lı yıllardan itibaren yaklaşık yarım asır boyunca laboratuar asistanlığından görüntü yönetmenliğine birçok farklı konumda Türk sinemasında görev yapmış, küllerinden doğan bir Anka kuşunu andırır. Kariyeri, yılda iki yüz film çekilen 60’lı yılların siyah-beyaz peliküllerini, renkli filme geçişi, seks filmleri dönemini, Arzu Film’de başlayan ve on tanesini çektiği gişe şampiyonu Hababam Sınıfı filmleri dizisini, sinemanın batışını, 80’li yılların sanat filmlerini, Demirkubuz’un ilk filmini, Zaim’in ikinci filmini, 90’lı yılların gişede başarılı filmlerini içeren bir yelpaze genişliğine sahiptir. Bin bir türlü trajedi ve komedinin at koşturduğu, renkli hikâyelerle dolu bir elli senedir bu. Şenkay’ın biyografisi, bir bakıma, Türk sinemasının geçirdiği safhaları, açmazları ve zamana zemine göre bulduğu çözüm yollarını ya da tıkanıklıklarını gösterir. Önce kendi deneyimimden bahsedeyim: Filler ve Çimen’i 2000 yılı Ocak ayının ortalarında çekmeye başlamıştık. Senaryo sayfa bakımından kalındı; öykünün çok sayıda alt hikâye ve bir o kadar da karakterin ekrana getirilmesini gerektiren bir yapısı vardı. İstanbul trafiğinin içinde, çoğunlukla harici mekânlarda, güneş ışığının çabucak kaybolduğu, dondurucu havalarda çekim yapıyorduk. Üstüne üstlük ocak ayı olması hasebiyle günışığı saat 15.30 gibi düşmeye başlıyordu. Şenkay, filmi görüntü yönetmeni kimliğiyle otuz üç günde çekti. Başka bir görüntü yönetmeni de elbette aynı zorlu işi benzer biçimde yapabilirdi. Ama aynı iş Ertunç Şenkay’ın Filler ve Çimen’i çekerken tutturduğu kaliteye sahip olabilir miydi, bundan pek emin olamayan epey adam var etrafımda. Bu hatırlatma filmdeki işbirliğimizin baştan sona güllük gülistanlık olduğu anlamına gelmiyor. Mesela laboratuar işlemleri esnasında farklı bir teknik kullanmak istediğimi söyleyince Ertunç Şenkay önce itiraz etti; ancak ikna sürecinde yaşadıklarım bana onun mesleki geçmişine dair birçok şeyi yeniden düşünme şansı verdi. Kendi sözlerini kullanarak ifade edecek olursam Şenkay “sadece temiz, net ve her tarafı aydınlık bir resmin değer arz ettiği bir görüntü yönetmenliği anlayışındaki” Türk sinema geleneğinin içinden alaylı bir çırak kimliğiyle gelerek bugünkü zihin yapısına ulaşmıştı. Onu düşündükçe kendi kendini yetiştirmiş, merak dolu bir adamın öğrenme serüvenini, duvarlara çarparak, sekerek, teğet geçerek, duvarları aşmaya çalışarak çizdiği mesleki kariyeri görüyorum. “Bu tabloda seni etkileyen başka şeyler ne?” diye soracak olursanız, şahit olduğum şu örnekleri daha fazla somut fikir vermesi için sıralayabilirim: Şenkay salt daha fazlasını öğrenmek uğruna 80’li yıllarda, 50’li yaşlarındayken Fransız ve Alman görüntü yönetmenlerinin Türkiye’de çalıştıkları setlere gider. O esnada, defalarca Altın Portakal ödülü almış, Türkiye’nin önde gelen görüntü yönetmenlerinden biridir. Bir Alman görüntü yönetmeninin lensi alıp öpüp kalbine koyduğunu görür; bir Fransız görüntü yönetmeninin ışık yaparken nasıl bir yöntemle ışık kaynağını sanki “görüntünün içinde varmış ama öte yandan da sanki yokmuş duygusu uyandıracakmışçasına inşa etmeye” çalıştığını fark eder. Böylesi bir öğrenme çabasını bana ve başkalarına alçakgönüllülükle, açıkça itiraf etmekten çekinmez.


Başarılı görüntü yönetmenliği, mekanik ve teknik metotlarla incelikli görsel melekelerin ustaca bir araya getirilmesinden oluşur. Sezgi, kavrama yeteneği, bekleme azmi ve yaratıcılık işin mayasıdır. Şenkay deneme yanılma, hata yapmaktan korkmama, yaptığı işten, ışığın büyüsünden zevk alma azmiyle bizim elli yılımızı, zamanımızı ve mekânımızı çerçeve içine aldı. Ona selam çakma sırası şimdi bizde. Emekleri, öğrenme azmi, inadı ve esneme kabiliyeti için bu etrafı kül dolu Anka kuşuna teşekkür ediyoruz.

Derviş Zaim

 

Béla Tarr

Béla Tarr, 1955’te Macaristan’ın Pécs kentinde doğar. Daha on altı yaşındayken 8 mm filmler çekmeye başlar. Önceleri felsefe okumaya karar verir, ama üniversitede felsefe okumasına izin verilmez. Çekmiş olduğu filmler yüzünden genç yaştan rejimle sorunlar yaşar. Macaristan’daki küçük bir bağımsız film stüdyosu olan Béla Balász Stüdyosu’nun yardımlarıyla ilk uzun metrajlı filmi Családi Tüzfészek / Aile Yuvası’nı (1979) tamamlar. Bir yıl sonra Mafilm’le birlikte çalışarak, Szabadgyalog / Yabancı adlı filmini çeker. Ardından da Panelkapcsolat / Prefabrike İnsanlar (1982) gelir.

İlk üç filminde toplumsal meselelere eğilen Béla Tarr, sonraki filmlerinde ülkesinde büyük bir yoksulluk altında ezilen insanlara filmlerinde yer verirken, bunun yanında birtakım ontolojik sorulara da cevap arar. Evrende her şeyin bir nedeni olduğuna inanır ve insanı evrenin en küçük parçalarından biri olarak görür. 1988 yapımı Kárhozat / Lanet, sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biri olan 450 dakikalık Sátántangó / Şeytan Tangosu (1994) ve hüzünle melankolinin birleştiği Werckmeister Harmóniák / Karanlık Armoniler (2000) bu anlamda yönetmenin varoluşsal sorgulamalarını yoksulluk, ahlaki çürüme ve yozlaşma gibi meselelerle birlikte ele aldığı filmlerine örnek teşkil eder.

Bir diğer ünlü Macar yönetmen Miklós Jancsó gibi uzun plan sekanslarla ve siyah-beyazdan şaşmayan etkileyici görüntü yönetimiyle izleyenleri kendine hayran bırakan Béla Tarr, metafiziğe kaymayan mistik ve felsefi bir derinliğe sahip meseleleriyle de öne çıkar. Eski Ahit’ten beri yeni bir hikâye anlatılmadığına inandığı için film izlemeyen, hikâye anlatmaya çalışmayan, senaryo ve storyboard gibi süreçleri “aptalca” bulan ve kendine has bir film üretme şekli benimseyen yönetmen, bu yıl festivalde gösterilecek olan, Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ve FIPRESCI ödüllerini de kazanan son filmi A torinói ló / Torino Atı’ndan (2011) sonra sinemayı bıraktığını açıklayarak, takipçilerini bir kez daha şaşırtmayı başarmıştı.

Barış Saydam
 

29. İstanbul Film Festivali (2010)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Klaus Maria Brandauer
Marco Bellocchio

Sinema Onur Ödülü
Kadir İnanır
Mevlüt Koçak
Feyzi Tuna

28. İstanbul Film Festivali (2009)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Jerzy Skolimowski (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
John Malkovich (Oyuncu)
Agah Özgüç (Sinema Yazarı)
Hale Soygazi (Oyuncu)
Erdoğan Tokatlı (Yönetmen)

27. İstanbul Film Festivali (2008)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Claudia Cardinale (Oyuncu)

Sinema Onur Ödülü
Alexander Sokurov (Oyuncu)
Ekrem Bora (Oyuncu)
İzzet Günay (Oyuncu)
Ediz Hun (Oyuncu)

26. İstanbul Film Festivali (2007)

Sinema Onur Ödülü
Gus Van Sant (Yönetmen)
Paul Schrader (Yönetmen)
Cüneyt Arkın (Oyuncu)
Güler Ökten (Oyuncu)
Duygu Sağıroğlu (Yönetmen)

25. İstanbul Film Festivali (2006)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Alain Delon (Oyuncu)
Vittorio De Seta (Yönetmen)
Jeanne Moreau (Oyuncu)

Sinema Onur Ödülü
Gérard Depardieu (Oyuncu)
Catherine Deneuve (Oyuncu)
Erden Kıral (Yönetmen)
Şerif Sezer (Oyuncu)
Şener Şen (Oyuncu)

24. İstanbul Film Festivali (2005)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Harvey Keitel (Yönetmen)
Sophia Loren (Oyuncu)

Sinema Onur Ödülü
Neil Jordan (Yönetmen)
Nedim Otyam (Müzisyen, Yönetmen)
Tarık Akan (Oyuncu)
Yavuz Turgul (Yönetmen)

23. İstanbul Film Festivali (2004)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Ken Russell (Yönetmen)
Bahram Beyzai (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Christopher Doyle (Yönetmen)
Tuncel Kurtiz (Oyuncu)
Ömer Kavur (Yönetmen)
Müjde Ar (Oyuncu)

22. İstanbul Film Festivali (2003)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Estela Bravo (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Zeki Ökten (Yönetmen)
Fikret Hakan (Oyuncu)
Filiz Akın (Oyuncu)
Necip Sarıcı (Ses Teknisyeni)

21. İstanbul Film Festivali (2002)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Carlos Saura (Yönetmen)
Otar Iosseliani (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Nanni Moretti (Yönetmen)
Stephen Frears (Yönetmen)
Hülya Koçyiğit (Oyuncu)
İsmail Kalkan (Kurgu)
Tunç Başaran (Yönetmen)

20. İstanbul Film Festivali (2001)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Bertnard Tavernier
Roger Corman
Taviani Biraderler / Vittorio Taviani & Paolo Taviani

Sinema Onur Ödülü
Fatma Girik (Oyuncu)
Turgut Ören (Görüntü Yönetmeni)
Yalçın Tura (Besteci)

19. İstanbul Film Festivali (2000)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Youssef Chahine / Yusuf Şahin (Yönetmen)
Theo Angelopoulos (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Çolpan İlhan (Oyuncu)
Halit Rafiğ (Yönetmen)
Giovanni Scognamillo (Sinema Tarihçisi)

18. İstanbul Film Festivali (1999)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Jerry Schatzberg (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Gaetano Adinolfi (EUROIMAGES Eski Başkanı)
Abbas Kiarostami (Yönetmen)
Türker İnanoğlu (Yönetmen, Yapımcı)
Neriman Köksal (Oyuncu)
Ertem Göreç (Yönetmen)
Vedat Türkali (Yazar, Senarist)

17. İstanbul Film Festivali (1998)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Francesco Rosi (Yönetmen)
Istvan Szabo (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Bertrand Blier (Yönetmen)
Muhterem Nur (Oyuncu)
Faruk Kenç (Yönetmen)
İlhan Arakon (Görüntü Yönetmeni)

16. İstanbul Film Festivali (1997)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Claude Sautet (Yönetmen)
Elia Kazan (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Peter Greenaway (Yönetmen)
Erol Taş (Oyuncu)
Suna Pekuysal (Oyuncu)

15. İstanbul Film Festivali (1996)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü
Michelangelo Antonioni (Yönetmen)
Robert Wise (Yönetmen)

Sinema Onur Ödülü
Türkan Şoray (Oyuncu, Yönetmen)
Gillo Pontecorvo (Yönetmen)

14. İstanbul Film Festivali (1995)

Sinema Onur Ödülü
Memduh Ün (Yönetmen)

13. İstanbul Film Festivali (1994)

Sinema Onur Ödülü
Metin Erksan (Yönetmen) /REDDETTİ

12. İstanbul Film Festivali (1993)

Sinema Onur Ödülü
Sezer Sezin (Oyuncu)

11. İstanbul Film Festivali (1992)

Sinema Onur Ödülü
Gani Turanlı (Görüntü Yönetmeni)

10. İstanbul Film Festivali (1991)

Sinema Onur Ödülü
Atıf Yılmaz (Yönetmen)

9. İstanbul Film Festivali (1990)

Sinema Onur Ödülü
Hürrem Erman (Yapımcı)

8. İstanbul Film Festivali (1989)

Sinema Onur Ödülü
Nijad Özön (Sinema Yazarı)

7. İstanbul Film Festivali (1988)

Sinema Onur Ödülü
Bedia Muvahhit (Oyuncu)

6. İstanbul Film Festivali (1987)

Sinema Onur Ödülü
Lütfi Ö. Akad (Yönetmen)