Kapat
Gönderiliyor...
30. Uluslararası Film Festivali 2-17 Nisan 2011 Kapat
Çizelge İndir
Sal04
Çrş05
Prş06
Cum07
Cts08
Paz09
Pzt10
Sal11
Çrş12
Prş13
Cum14
Cts15
SEANSLAR
11.00
13.30
16.00
19.00
21.30
24.00
Atlas
Beyoğlu
İtalyanKM
Pera M.
Kanyon
City's 7
City's 3
Rexx 1
Rexx 5
Zorlu

VINCENT DIEUTRE: YALNIZLIK ALIŞTIRMALARI

Harap dünyanın karşısında, yalnız Vincent.

“Yazma eylemi iç mekânda gerçekleşemez. Dışarıya ihtiyaç duyar.”
Franz Kafka

Vincent Dieutre’ün eşsizliğini doğrulamak, ne resmi bir kibarlıktan, ne de âdettendir. Bugüne bugün, onunla kıyaslanabilecek tek bir sinemacı bile tanımıyorum ve onu bir ekolle ya da akımla bağdaştırmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Filmlerinin büyük bir kısmını, yalnızlık alıştırmaları –ya da bir zamanlar birinin dediği gibi hayranlık alıştırmaları– olarak ele aldığımızda, Dieutre’ü, yalnız, yapayalnız bir sinemacı olarak tanımlamamız, mantığa aykırı düşmeyecektir. O, her şeyden önce, tarzıyla yalnız. Ekseriyetle duygusal bir itiraf ve “tutucu” (geride kalan zamana duyulan özlem manasında… “tutma” kelimesini içeren ne güzel bir kelime, sıradan ilerici düşüncelerce lekelenmiş ne de güzel bir kelime) bir hüzün arasında, özgün bir denge yakalayan o tarzıyla.

Hüznün kaynağı, dünyanın hali ve Dieutre de bu durum hakkında ümitsiz bir tespitte bulunuyor. O bir Avrupalı, hem de ziyadesiyle Avrupalı (filmlerinde kullandığı güzergâhlar da bunun bir göstergesi) ve bu Avrupa takıntısı, Atlantik’in karşı kıyısından ve Avrupa’nın doğusundan tehditlerin sızmakta olduğu bugünlerde, beklenmedik bir güncellik tonuna bürünüyor. 2000’li yıllarda olsa olsa bir züppenin melankolisi gibi algılanan bu Avrupalı kimliği, günümüzde bir direniş tezahürüne dönüşüyor.

Dieutre’ün yalnızlığı ayrıca, imgeler ve sözlerin kurgusunu çağdaş sinemada emsali görülmemiş bir biçimde “birinci şahısta” ele alışından kaynaklanıyor. Birinci şahıs kullanımı, artık çok da ender rastlanan bir şey değil. Zira, yaklaşık otuz yıldır Boris Lehman, Alain Cavalier ve onların da önceli Jonas Mekas gibi sayısız anlatıcı-yönetmen var. Ne var ki bu yönetmenlerin hiçbiri, incelik ve (memleketi İtalya’nın, hem bir hatırasına dönüştüğü, hem de direnen bir vaadi olmaya devam ettiği) zarafet mefhumlarıyla tanımlanabilecek böylesi romantik bir akıntıya kapılmıyor.

Dieutre, filmlerinde her şeyi yapıyor gibi görünüyor: konuşuyor, mekân keşfine çıkıyor ve seyahatleri düzenliyor, çekiyor, kurguluyor, vs. Öte yandan, o ekranda gezerken, dünyayı seyrederken, uyurken, düşler âlemine dalarken birilerinin de kamerayı tutması gerekiyor. Her ne kadar sinematografisi, deneme-film türüne özgü bir öznelliğin izlerini taşısa da işbirlikçileri bu yalnız filmçekerin düşlerini gerçek kılabilmek için yanı başındalar. Yine de sahne önünü bir tek o kaplıyor, dikkatimizin en derinlerine sesleniyor. Dieutre’ün bütün sinematografisini, Voyage d’hiver / Kış Yolculuğu filminin sonundaki o dokunaklı şiirsel ve mutluluk dolu anla özetlemek mümkün: Schubert’in bir lied’ini yorumlayan sanatçılar, icralarını hayranlıkla benimsemiş sinemacılara seslerini veriyorlar.

Dikkatleri üzerine çekmesini sağlayan ilk filmi, 1995 tarihli Rome désolée / Harap Roma’dan bu yana Dieutre’ün nefsiyle meşgul olmakla gerçeğe ulaşmanın imkânsızlığı yüzünden yas tutmayı (başka deneme yazarlarında sıklıkla rastlanan) birleştirme çabasında eşsiz bir anlatım üslubu görülüyor.

Filmin ismi, pekâlâ Harap Roma yerine, perişan haldeki Roma’yı seyre dalan Harap Vincent da olabilirmiş. “Roma, benim” de diyebilirmiş Dieutre, Flaubertvari bir şekilde. Daha bu ilk filminden, kenti yıkık dökük, metruk bir zihinsel harabeye (Roma kalıntılarına duyduğu hayranlık hiç de tesadüfi değil) dönüştürmedeki kararlılığı, sinemacıyı, çağdaş sinemasal denemecilikte bir şair olarak konumlandırıyor: dış seste belli bir beyazlık ve acı dolu itirafın dokularına karşı kameranın kayıtsızlığı, Dieutre’ün tarzının alametifarikaları.

Vincent Dieutre’ün tüm filmleri, müstesna hedeflere odaklanmak yerine, objektifin önünden geçenlerin bayağılığına boyun eğen kayıp bir bakışı sergileme kaygısı taşıyor. Kamera, (modern sinemacıların çok azında rastlanır biçimde) ulunun bulaşıcılığını engelleyecek bir yere yerleştiriliyor ve hatta sanatçının hesaplı ve planlı bir duygulandırma çabasından imtina etmeyen kendi sesine ters düşüyor.

Jean Starobinski, zamanında, edebi denemenin Vincent Dieutre’ün filmlerine mükemmel bir şekilde uyan bir tanımını önermiştir: “Ruhun bir eylemi, bir dürtü ifadesi, fikirleri kovalayan ve sıraya koyan düşüncenin gayreti ve olayların anlatımı”. Bundan daha iyi ifade edilemezdi.

–Dominique Païni

Filmler