Kapat
Gönderiliyor...
30. Uluslararası Film Festivali 2-17 Nisan 2011 Kapat
Çizelge İndir
Sal04
Çrş05
Prş06
Cum07
Cts08
Paz09
Pzt10
Sal11
Çrş12
Prş13
Cum14
Cts15
SEANSLAR
11.00
13.30
16.00
19.00
21.30
24.00
Atlas
Beyoğlu
İtalyanKM
Pera M.
Kanyon
City's 7
City's 3
Rexx 1
Rexx 5
Zorlu

iyi bir komşu

iyi bir komşu

15. İstanbul Bienali’nin Aralık başında İKSV’nin kara kutuyu andıran tiyatro salonunda yapılan ilk basın toplantısında 40 tane soru öne sürmeyi tercih ettik. Farklı yaş gruplarından ve geçmişlerden insanlar peş peşe sahneye çıkıp “İyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur?” veya “İyi bir komşu sizi rahat bırakan birisi midir?” ya da “İyi bir komşu korkmadığınız bir yabancı mıdır?” benzeri sorular sordular. Sonsuz sayıda soru geliyor aklımıza, fakat iyi bir komşunun nelerden meydana geldiği sorusuna verecek tek bir açık cevabımız yok. Mesele şu ki, komşular (genelde) insandır ve insanlar karmaşık yaratıklardır. Ve herkes bir komşu olduğuna göre herkes kendine şu soruyu yöneltmelidir: Ben iyi bir komşu muyum? Eninde sonunda varoluşsal bir soru bu. Ben kimim ve hayatımı nasıl yaşıyorum? Benim komşularım kimler ve hayatlarını nasıl yaşıyorlar? Birbirimizden neler öğrenebiliriz ve nasıl bir arada var olabiliriz?

İstanbul Bienali, 16 Eylül’den itibaren gerçekleşecek bir uluslararası sanat sergisi. Yaklaşık altmış sanatçı temsil edilecek; sanatçıların fotoğrafları, resimleri, heykelleri, videoları, enstalasyonları ve performansları, Karaköy yakınlarındaki bir avuç mekâna yayılan komşu alanlara yerleştirilecek. Güncel sanat pek çok farklı düzeyde hareket edebilir ve geniş bir duygu yelpazesini kapsayabilir. Sanat herhangi bir malzemeden yararlanabilir, herhangi bir biçimi alabilir, herhangi bir odayı doldurabilir, her türlü hisse ve duyguya seslenebilir ve beynimizin kapasitesini zorlayabilir. Sanat bir “burada ve şimdi” deneyimidir; yorumlama, izleyici belirli bir zaman ve yerde sanat eseriyle karşılaştığı anda gerçekleşir. Sanat bazen de gerçek veya kurgusal insanların hayatlarını gösterir ve etraflarında bir anlatı çevirir; yaklaşan bienal, bunun örneklerini sunacak. Yine de, iş görsel hikâye anlatımına geldiğinde filmden daha iyi bir mecra yoktur ve bildiğimiz gibi iyi hikâye anlatımı çoğunlukla, kendimizi ve içinde yaşadığımız toplumu anlamada önem taşıyan ahlaki bilmeceler de içerir. Film, fiziksel ve zihinsel sınırların ötesine geçebilir, bizi dünyada ya da insan ruhunda daha önce hiç bulunmadığımız veya bildiğimizi düşünüp aslında bilmediğimiz yerlere götürür.

İstanbul Film Festivali’yle bu yıl İstanbul Bienali’nin başlığı ve teması olan iyi bir komşu ile ilintili bir film programı için işbirliği yaptık; bundan dolayı son derece memnunuz. Burada da bienalde olduğu gibi, bir yandan özgül kimliklerin hayatlarını nasıl sürdürmeyi ve değerlendirmeyi tercih ettikleri üzerine, öteki yandan da insanların bir ev, daha küçük bir topluluk, bir mahalle veya bir köyün içinde birbirleriyle nasıl etkileşime girdiklerine odaklandık. Konuyla ilgili yakın dönemden filmleri aramak ve bize geçmişte esin veren işleri geriye dönerek düşünmek bizi müthiş zorladı. Baştan sona gösterildiği takdirde programının gereğinden fazlasını kaplayacak kadar uzun bir film listesiyle çıkageldik. Festival programcılarının anlayışıyla neticede on uzun metrajlı ve beş kısa film seçtik. Geri kalanları (ki daha sıkıcı oldukları anlamına gelmiyor) “tavsiye edilen filmler” başlığıyla listeledik. Bu filmlerin hepsinde, ana karakterler ile onların evleri ve mahalleleri arasında çok çeşitli dinamikler buluyoruz, birinin mi yoksa diğerinin mi iyi bir komşu olarak görülebileceğine dair bir yargımız olmadan.

Sırada Ne Var? Hatırlat Bana’da Portekizli yönetmen Joaquim Pinto, erkek arkadaşıyla birlikte bir köyde yaşarken deneysel bir HIV tedavisi görüyor. Belgeselde, bir yandan ikilinin bu küçük geleneksel topluluk içinde sürüp giden gündelik yaşamına tanık olurken, bir yandan da yaşı ilerlemekte olan yönetmenin arkasında bıraktığı hazcı, kozmopolit ve profesyonel yaşamın izleriyle karşılaşıyoruz.

Yaklaşık üç saat uzunluğundaki Vanda’nın Odası yine Portekiz yapımı bir film. Yönetmen Pedro Costa, Lizbon’da yakında yıkılacak olan bir kenar mahallede yaşamını sürdüren Vanda’ya yaklaştırıyor bizi. Filmde kendini oynayan Vanda, aralarında Cape Verde’den gelen göçmenlerin de olduğu, mahallesindeki pek çok insan gibi, zor yaşam koşullarına katlanabilmek için uyuşturucu kullanmaktadır. Costa ele aldığı meseleye büyük bir saygıyla yaklaşıyor. Ataletin, onca yoksulluğun ortasında bile, yaşama isteği, anlatılmamış hikâyelerin, insanın değerinin ve onurunun zenginliği kendini belli ediyor.

Jonathan Perel’in Toponimia’sında çok az insan görürüz. Kamera daha çok bomboş kalmış sokaklarda, yıkık binalar üzerinde gezinir. Arjantin'in Tucuman eyaletindeki yerli nüfusları kontrol altında tutabilmek için 1970'lerde inşa edilen dört kasabayı kapsayan yeni bir iskân projesidir bu ıssızlığın sebebi. Kasaba sakinlerinin dış sesten anlattığı hikâyelerine, bir de bu mimarinin hiç konuşmadan dile getirebildikleri eklenir.

Kleber Mendonca Filho’nun Komşu Sesler filminde, başlığından da anlaşılabileceği gibi, sesler anlatıda önemli bir rol oynar. Filmde, yeni bir güvenlik şirketinin gelişiyle birlikte, bir sitede yaşayan farklı sınıftan insanların değişen yaşamına, kısmen ses değişimleriyle, komşularının nasıl farkına vardıklarına tanık oluruz.

Michael Haneke’nin huzursuz edici filmi Beyaz Bant Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, küçük bir Alman köyünde farklı kuşaklardan karakterler etrafında geçer. Filme tekinsiz havasını veren, yaşanan dramatik olaylardan da ziyade, güvenliklerini sürekli tehdit altında hisseden, yoksullukla ve milliyetçi duygularla yüzleşen köy sakinlerinin arasında konuşulmadan kalanlardır.

Lars Von Trier’in Dogville filmi de bir o kadar sarsıcıdır. Büyük Bunalım esnasında, bu kurgusal Amerikan kasabasına sığınan güzeller güzeli Grace kasaba sakinlerinin aklını başından alır. Ama çok geçmeden her şey tersine döner ve genç kadın günah keçisi haline getirilir. Film, anlattığı çarpık ahlaki hikâye kadar çekildiği olağandışı mekân ve bu mekânı kullanma tarzı nedeniyle de çok etkileyicidir. Sokaklar ve evler, siyah bir sahne üzerine tebeşirle çizilmiş çizgilerden ibarettir; kapıyı açmak ya da kapamak gibi jestler bir kapı olmadan yalnızca aktörlerin hareketleriyle canlandırılır.

Samira Makhmalbaf, Elma’da işsiz babaları, görme engelli anneleriyle birlikte, evde hapis yaşayan iki kız kardeşin hikâyesini anlatırken belgesel ve kurmacayı iç içe geçirir. Bir gün komşuların durumu bildirmesi üzerine, işe bir sosyal hizmet uzmanı karışır. Böylece kızlar ilk defa özgürlüğü tadacaktır. Yönetmenin de bizzat dile getirdiği gibi, sokaktaki yaşam ve genel olarak dünya arasında bir alegoridir bu film: Hikâyenin geçtiği İran’da erkekler sokağa çıkıp oynayabilir, ama kızlar değil.

Saodat Ismailova’nın Chilla: 40 Günlük Sessizlik filmi de geleneksel, dini kurallara sıkı sıkıya bağlı bir toplumda kadınların içine düştüğü zor duruma odaklanır. Hikâyenin odağındaki genç kadın Bibicha, bir gün sessizlik yemini eder ve herkesten uzaklaşmak için büyükannesinin evinde inzivaya çekilir. Büyükanne, torununun hamile olduğunu gizlemeye çalıştığından şüphelenmektedir. Bütün oyuncuların kadın olduğu film, özlem, bağlanma, dayanışma ve tecrit gibi çok güçlü duyguları çoğu zaman sözsüz bir anlatıyla geçirir. Özbekistan'ın uzaktaki dağ sıralarının oluşturduğu olağanüstü manzaranın uzun çekimleri, bu anlatıyı daha da güçlendirir.

Ta’ang’da yönetmen Wang Bing, Myanmar’da uzun süreden beri devam eden iç savaşın etkilerinden kaçarak, gruplar halinde Çin sınırından geçmeye çalışan Ta’ang halkının peşinden gider. Bu yolculukta, kimi zaman kaderin yan yana getirdiği bu insanların bu yeni göçebe yaşamla hep birlikte nasıl başa çıkmaya çalıştıklarına tanık oluruz. Bazen anlatılan hikâyeler bazen de kendilerini fiziksel olarak ifade etme biçimleri, bu insanların bireysel hikâyelerini ve kişiliklerini de yakalamamıza izin verir.

Oswaldo Diaz Medina’nın ilk uzun metrajlı filmi Youkali'nin kadrosunun da büyük oranda profesyonel olmayan oyunculardan oluşması, başkarakterlere yakınlığın filme kattığı o belgesel havasını daha da güçlendirmeye yarıyor. Sri Lankalı genç müzisyen Kenny çalışmak için Berlin’e yerleşir ve yaşlı kadın Rola’nın evinde bir oda kiralar. Dış etkenlerin bir araya getirdiği bu iki insan, aralarındaki kültür ve kuşak farklılıklarının nasıl da kapanabildiğini göreceklerdir.

Bu on uzun metrajlı filmin yanına beş tane de kısa film ekledik. Hem 1952 tarihli, stop-motion tekniğiyle çekilmiş fantastik bir klasik olan Komşular hem de gerçek yaşam öyküsüne dayanan, yakın tarihli Halep’teki Penceremden 9 Gün, farklı biçimlerde de olsa savaşın başlangıcını anlatıyor. İki filmde de sadece erkekler yer alıyor.

Pornolaştırılmış Evler de, yabancı bedenlerin temsili ve emlak piyasasıyla ilgili klişe algılardan yararlanarak, sadece erkeklerden ibaret bir gerçekliği betimliyor. Kısa bir kil animasyon olan Ateşli Anneler’de ise iki yalnız kadın, hamile kadınlardan beklenen davranışların hepsine kafa tutuyor. The Rule of Three of Identity bireylerin, sanatçıların ve sivil toplumun, sosyal sorumlulukla ilgili daha büyük meselelerden bakınca kendilerini nasıl algıladıklarını inceleyen bir animasyon.
Umarız film seçkimiz hoşunuza gider. Amacımız, yaklaşan sergiye dair bir ufuk açmaktı. 16 Eylül-12 Kasım 2017 tarihlerinde yapılacak 15. İstanbul Bienali’ne hepinizi bekliyoruz.

Elmgreen & Dragset
Berlin, Şubat 2017

Filmler