Ali Özgentürk kuşkusuz 1980’lerde sinemaya başlayan kuşağın önde gelen isimlerindendir. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu olan Adanalı Özgentürk, daha öğrencilik yıllarında tiyatroyla ilgilenip Sokak Tiyatrosu adlı grupla tiyatroyu sokağa taşımış, 1970’lerde Ferhat ve Yasak adlı kısa filmlerle dikkat çekmişti. Sonra Yılmaz Güney ve Zeki Ökten’e asistanlık yaptı ve 1980’de Hazal’ la yönetmenliğe geçti. Hazal’ı o dönemde çok beğenip övmüştük; ben “Pasolini’nin en olgun dönemini hatırlatan bir sinema” diye yazmıştım. Otuz yıl sonra, Fransa’nın Amiens kentinde yapılan bir etkinlikte yeniden izlediğimde de, aynı güç ve güzelliği koruduğunu görmüştüm.

Özgentürk’un gerçekçilikle simgeselliği harman eden sineması, Onat Kutlar ve Işıl Özgentürk gibi yazarların katkısıyla, At ve Bekçi gibi filmlerle sürdü. İlki için Özgentürk “Dünyanın en tuhaf şehirlerinden biri olan İstanbul’da hayatın kendiliğinden akışını yakalama çabası” demişti. Özgentürk’ün klasik bir gerçekçilik yerine, gerçeğin içinden fışkıran fantastiği yakalama çabalarının en ilginç ürünlerinden biriydi bu. Bekçi ise Orhan Kemal’in ünlü romanı Murtaza’yı farklı biçimde uyarlama çabasıydı.

Sonraki filmlerinden, bir yönetmenin yaratış krizi üzerine 28 Su da Yanar , gerçeküstücülüğün baskın gözüktüğü Çıplak , bir “eski tüfek” hikâyesi olan Mektup çokça tartışıldı. 2000’li yıllara yine Işıl Özgentürk’le çalıştığı Balalayka ile başladı. Hüzünle mizahı harman eden film, onu bir ölçüde basın ve seyircisiyle de barıştırdı. Aşk ve cinayet öyküsü Kalbin Zamanı ve bir büyük aile hikâyesi olan Yengeç Oyunu’ ndan sonra en son, ünlü Macar bestecisi Bela Bartok üzerine Görünmeyen’i çekti.

Ali Özgentürk, kuşkusuz tüm yapıtlarıyla yeniden izlenip değerlendirilmeyi hak ediyor. Umalım ki bu güzel ödül, bunun için yeni bir fırsat oluştursun.
– Atilla Dorsay

Yukarı