Sergio Leone’nin 1968 tarihli Bir Zamanlar Batıda filminin ortalarında Charles Bronson’ın canlandırdığı Harmonica karakteri bir çiftlik için yapılan açık artırmayı 5.000 dolar karşılığında kazanır. Ancak ödemeyi, başına 5.000 dolar ödül konmuş Cheyenne’i kanun güçlerine teslim ederek yapacağı anlaşılır. Jason Robards’ın canlandırdığı Cheyenne bu ihaneti İsa’ya yapılan ihanete benzeterek “Yahuda’dan 4970 dolar daha fazla aldın” der. Uyanık Harmonica hemen yapıştırır: “O zamanlar dolar diye bir şey yoktu ki?” Robards’ın yanıtı ise unutulmazdır: “Şerefsizler vardı ama”. İşte benim için Spagetti Western’in özü bu kısacık diyalogdur.

Yine de üstadımız Rekin Teksoy’un mesleğimiz için kutsal sayılan kitabı Ansiklopedik Sinema Terimleri Sözlüğü’ndeki daha resmi tanımını da buraya eklemekte fayda var: “İtalya’da çekilen western filmlerine, İtalyanların ulusal yemeği spaghetti’den (makarna) esinlenilerek verilen ad.” Teksoy’un bir hayli yer ayırdığı "Spaghetti Western" maddesini olduğu gibi buraya aktaracak değiliz (meraklısı mutlaka bulup okur) ama birkaç bilgi aktarmak gerekirse, Sergio Leone’nin ilk western’inde kendi adını değil de Bob Robertson takma adını kullandığını, western türüne yeni bir görsellik kazandıran sinemacının özellikle çok yakın planlardan yararlanarak yarattığı gerilimli bölümlere dayanan bir biçem geliştirdiğini sıralayabiliriz.

1929 yılında Roma’da doğan Sergio Leone’nin babası İtalyan sinemasının öncü isimlerinden Vincenzo Leone, annesi ise yine o dönemin oyuncularından Edvige Valcarenghi idi. Yani sinemanın içine doğmuştu bir anlamda. Hatta Vincenzo Leone aslında 1913 yılında İtalya’da ilk western filmini (Indian Vampire) çeken kişiydi. Uzun lafın kısası Sergio erken yaşlardan itibaren film setlerine aşinaydı ve zaten 18 yaşına geldiğinde hukuk öğrenimi gördüğü üniversiteyi bırakıp sektörde çalışmaya başlayacaktı. Onun asıl şekillendiği yılların aralarında Vittorio De Sica, Carmine Gallone, Mario Camerini, Mario Bonnard, Mervyn LeRoy, Mario Soldati, Robert Wise, Fred Zinneman, Robert Aldrich ve William Wyler gibi isimlerle yardımcı yönetmen ya da ikinci ekip yönetmeni olarak çalıştığı 40’lı ve 50’li yıllar olduğunu söylemek yanlış sayılmaz. Hatta Ben-Hur'daki o meşhur yarış sahnesinin bazı önemli bölümlerinin Sergio Leone tarafından çekildiği de bilinir. Yani hem İtalyan sinemasının hem de o sırada Cinecittà’da çekmek Hollywood’a daha ucuza geldiği için, Amerikan sinemasının tezgâhında pişmiştir Leone. Düşünsenize bir tarafta Bisiklet Hırsızları gibi büyük bir klasikte çalışıyorsunuz, bir diğer tarafta da Ben-Hur gibi bambaşka bir büyük bir yapımda... Bu tedrisattan çıkıp da sektör değiştirmek çok akıl işi değil sanki. Nitekim Leone de sinemaya devam etti ve bırakılabilecek en derin izlerden birini bırakarak 60 yaşında göçtü gitti. Ama oraya daha vakit var...

Popülerliği onun laneti oldu

İz demişken, sinema tarihinde bu kadar az film çekerek bu denli derin bir iz bırakan ikinci bir sinemacı var mıdır acaba? Aklınıza ilk gelen isimlerden birinin Quentin Tarantino olduğunu tahmin ediyorum (hazret dokuz film çekti ve onuncu filmde sinemayı bırakacağını söyleyip duruyor yıllardır) ama kendisi de çok açık bir şekilde söylüyor ki, Leone olmasaydı Tarantino da olmazdı; en azından bugünkünden başka biri olurdu. Leone’yi bir bakıma Kubrick, Tarkovski gibi az sayıda filmle büyük izler bırakan sinemacılar listesine sokmak çok yanlış olmaz; bir farkla, onlardan çok daha fazla popüler sinemanın içinde anıldı hep adı. Bu popülerliği sinema tarihindeki biraz haksız yerinin de müsebbibidir aslına bakarsanız. Merak eden kazandığı bir avuç ödülün dökümüne baksın, ciddiye alınmadığının en bariz işareti oradadır.

Leone’nin her şeyiyle ona ait ilk filmi Rodos Canavarı o yıllarda İtalyan sinemasının lokomotifi olan ve "kılıç ve sandalet" filmi olarak anılan tarihi yapımlardan biriydi ve Leone sonradan sadece balayı parasını ödemek için bu filmi çektiğini söyleyecekti. Bu yüzden onu sinema tarihine yazdıracak kariyerinin 1964 yılında çektiği Bir Avuç Dolar İçin adlı western ile başladığını söylemek hiç yanlış olmaz.

Filmin gerçek bir Amerikan Western’i sanılmasını istediği için olsa gerek sadece kendi adını değil, başrol oyuncularından Gian Maria Volonte’nin (Johnny Wels) ve besteci Ennio Morricone’nin (Dan Savio) adlarını da değiştiren Sergio Leone 200.000 dolar denkliğindeki yapım bütçesiyle yaklaşık 11 haftada bitirdi ilk Western filmini. Film aslında Akira Kurosawa’nın Yojimbo'sunun bir kopyası gibiydi. “Kurosawa, ‘Yojimbo’yu Hammett’in romanından hareketle çekmişti, ben de hikâyeyi bir western çekerek yeniden anavatanına döndürmeyi denedim” diyecekti Leone. 1964 Ağustos'ta Birkaç Dolar İçin ilk kez Floransa’da bir sinema salonunda gösterildiğinde filme de bir avuç seyirci geldiği söylenir. Tanıtım için hiçbir reklamın yapılmadığı film için bu gişe başarısızlığının ölüm öpücüğü demek olduğunu çok iyi bilen Leone kös kös Roma’ya döner ama sinemanın işletmecisinden pazar günü bilet satışlarının bir anda ikiye katlandığını duyar. Salı günü ise artık izleyiciler bilet bulamaz hale gelmiştir. Fısıltı gazetesi sayesinde film o yılın en çok gişe yapan filmi olmakla kalmaz, o güne kadar İtalya’da gösterilen tüm western filmler içinde en çok gişeyi de yaparak rekor kırar. Filmin bu başarısında elbette Leone’den hemen sonra Clint Eastwood ve Ennio Morricone’nin payları azımsanmayacak denli büyüktür.

TV oyunculuğundan dünya starlığına

Bakmayın siz Leone’nin onun için “Oyuncu olarak iki ifadesi vardır; şapkalı ve şapkasız” dediğine; Clint Eastwood Dolar Üçlemesi’nin ardından Bir Zamanlar Batı'da filminde rol almak istemediği için çok bozulmuş ve bu sözleri o yüzden sarf etmişti, yoksa ABD’li oyuncu elbette Leone’nin kariyerinde muazzam öneme sahipti. Tabii ki tam tersi de geçerlidir; Leone’nin filmleri olmasaydı Clint Eastwood nasıl bir CV’ye sahip olurdu, kestirmek güç belki ama bu kadar parlak bir kariyer sürdüremeyeceğini tahmin etmek hiç değil. Nitekim kendisi de bunun farkındaydı herhalde ki 1992 tarihli filmi Unforgiven'ı kariyerinde çok büyük etkisi olan iki isme adarken şöyle yazacaktı Eastwood: “To Sergio and Don” (Sergio ve Don için).

Malum, Sergio Leone’nin filmdeki isimsiz yabancı için ilk tercihi Eastwood değildi. Asıl istediği oyuncu olan Henry Fonda’nın çok pahalıya geleceği için yapım şirketi tarafından pas geçildiğini; Charles Bronson, Henry Silva, Rory Calhoun ve James Coburn gibi birçok oyuncunun da senaryoyu reddettiğini biliyoruz. Eastwood’u öneren ise rolü reddeden oyunculardan Richard Harrison oldu. Sonradan kafasını taşlara vurmuş mudur bilinmez, ama onun sayesinde Leone ve Eastwood bir araya geldiler ve ABD’deki TV piyasasından kurtulmaya çalışan Eastwood’a İtalya’ya gidip bir film çekme fikri iyi geldiği için kolayca anlaştılar. Sonuç sinema tarihine geçecek ve bir değil üç filmlik bir seriye dönüşecek bir efsaneydi elbette. Hepsinin ötesinde, spagetti western türünü de gerçek anlamda bir akıma dönüştüren de yine bu işbirliği olmuştu; İtalya’da çekilen ilk western değildi belki Bir Avuç Dolar İçin, ama şüphesiz en başarılısı idi ve ondan sonra gelen hemen herkes onu taklit etmeye ya da onu değiştirmeye, aşmaya, unutturmaya çalışacaktı. Yine de bunu en iyi başaran yine Leone olacaktı. Onun yarattığı ve Eastwood’un canlandırdığı "gizemli yabancı" karakteri ise hemen tüm spagetti western filmlerinde taklit edilecek bir başkahraman (ki aslında tam bir anti-kahraman) prototipi olmuştu elbette.

Her an her şey olabilir

“John Ford’un filmlerinde bir karakter pencereden dışarı baktığında önünde uzanan muazzam geleceğine bakar; benim filmlerde ise bir karakter pencereden baktığında hep alnının ortasına bir kurşun yemekten korkar” diyordu Sergio Leone bir söyleşisinde. Bu söylediklerinde sadece klasik westernlerle spagetti westernler arasındaki farkı değil, aynı zamanda Leone’nin sinemasının kilit kavramlarından birini görürüz: Gerilim. Gerçekten de tam bir gerilim ustası olan Leone en "sakin" sahnede bile tansiyonu yüksek tutmayı bir şekilde başarır. Onun filmlerinde izleyici, her an her şey olabilir duygusundan bir türlü uzaklaşamaz. Gerilimi dengeleyecek, izleyici rahatlatacak belki de tek unsur arada bir devreye giren mizahtır olsa olsa.

İtalyan yazar Alberto Moravia “Hollywood western filmleri mit üzerine inşa edilmiştir, spagetti western filmleri ise mitin mitidir” der bir yazısında. Buna ek olarak, Spagetti westernlerin en önemli farkının klasik Amerikan westernlerindeki hemen her şeyin alt üst edilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Yani kahraman yoktur, anti-kahraman vardır. Traşlı, yakışıklı, eli yüzü düzgün, ahlak timsali kovboylar değil, saçı sakalı birbirine karışmış (bu bir ölçüde Eastwood için de geçerliydi, hiç traşlı görmeyiz onu Dolar üçlemesinde), üçkâğıtçı, pislik, ağzı bozuk tipler vardır karşımızda. İttifaklar anlık, dostluklar güvenilmez ve para söz konusu olduğunda (ki her zaman para söz konusudur) satış kaçınılmazdır; hızlı silah çeken kazanır. Tabii ki şiddet unsuru çok daha belirgindir bu filmlerde ve konu genellikle ihanet, hesaplaşma, intikam gibi temalar etrafında şekillenir. Belki şunu da hatırlamakta fayda var: 2. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan ve onun da öncesinde faşizmin kıskacında yıllarca kıvranan İtalya’da kanunu temsil eden "iyi" adamların devrinin bittiğine inanılan bir dönemde çekilmişti bu filmler ve "kahraman" prototipinin biraz "kirli" olması kimseye yanlış gelmiyordu. Ne "iyi" tam anlamıyla iyiydi, ne "kötü" her şeyiyle kötü... Ahlaksızlıkta herkes birbiriyle yarışıyordu ve her şeye son kertede silahlar karar veriyordu. Ya da Leone’nin sözleriyle: “Muhtemelen en iyi western yazarı Homeros’du. Onun yazdığı karakterler asla tamamen iyi ya da tamamen kötü değildi. Yarı yarıya idiler, bütün insanlar gibi. Ben de tıpkı Diyojen gibiyim, o muhteşem insanları arıyorum fenerimle. Henüz bulamadım.”

Morricone faktörü

Sinema tarihinin en etkileyici işbirliklerinden biri hiç şüphesiz Leone ile Morricone ortaklığıdır. İşin doğrusu, Morricone’nin müziği olmaksızın Sergio Leone’nin filmlerini düşünmek imkânsız gibidir. Daha da ileri gidersek, spagetti westernler söz konusu olduğunda Morricone’nin müziği neredeyse Leone’nin kadrajları, karakterleri, temaları kadar etkili olmuştur. Leone’nin tansiyonu inşa ederken en çok faydalandığı unsurlar müzik ve sestir. Çoğu kez müziğin filmden önce hazır olmasını hayal etmiş (ki ilk filmlerde bunu başaramasa da örneğin İyi, Kötü ve Çirkin'in bazı sahnelerinde ve Bir Zamanlar Batıda'nın neredeyse tamamında bunu yapabilmiştir) ve sahnelerini diyaloglardan çok müziğin ritmine teslim etmeyi tercih etmiştir. Onun tarzını çok çabuk kavrayan Morricone de kreşendolar, tekrar eden temalar, karakterlere göre ekleyip çıkardığı enstrümanlarla muhteşem bir iş çıkarmış ve müziği geri planda görüntülere eşlik eden ikincil bir unsur olmaktan kurtararak başat bir unsur haline getirmiştir. Ne de olsa, western bir Amerikan icadı olsa da opera herkesten önce İtalyanlara ait bir sanattır.

Opus magnum: Bir Zamanlar Amerika

Sergio Leone’den bize kalan son film Bir Zamanlar Amerika yıllar önce yine İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluşmuş ve uzun süresi yüzünden filme iki ara verilmişti; hatırlayanlar olacaktır. Çok erken sayılabilecek bir yaşta hayata veda eden Leone (öldüğünde sadece 60 yaşındaydı) uzun yıllar bu filmi çekmek için para bulmayı beklemiş, hatta söylentiye göre konusu çok benzediği için Godfather / Baba'yı çekmeyi bile reddetmişti. Kafasında tüm filmi plan plan çeken Leone nihayet Cannes’da bir tesadüf eseri tanıştığı yapımcı Arnon Milchan sayesinde Bir Zamanlar Amerika'yı gerçekleştirdiğinde ortaya 4 saatlik bir mafya epiği çıkmıştı. Ne yazık ki işler umduğu gibi gitmedi. ABD’de filmi gösterime sokarken kuşa çevirdiler ve kurgusuyla bir hayli oynadılar; Leone’nin deyişiyle “özünü yok ettiler”. Birçoklarına göre Leone’nin sağlığı bu olaydan sonra hep yokuş aşağı gitti. Ta ki öldüğü 1989 yılına dek.

Leone, filmlerinde hep geçmişe baktı (en çok 60’lı yıllara kadar gelebildi) ve ilk filmi hariç, üstelik hiç İngilizce bilmemesine rağmen (ki bu özelliği onun hayatını da kurtarmıştı aslında, merak edenler araştırsın; bir ipucu: Charles Manson) hep Amerika’yı anlattı. Elbette anlattığı, Amerika’dan çok daha derin bir şeydi, muhtemelen kendi çocukluğundan, izlediği filmlerden damıttığı bir Amerika’ydı ve kendi ruhunun derinliklerine bakıyordu, o yıllarda dinlediği ya da dinlemediği masalları anlatıyordu. Eğer ömrü yetseydi belki ilk kez doğuya bakan (ama yine geçmişi anlatan) bir film çekecekti. 1969 yılında okuduğu ve o zamandan beri çekmeyi planladığı The 900 Days adlı kitap Leningrad kuşatmasını anlatıyordu ve muhtemelen 80’li yılların parasıyla 100 milyon dolarlık bir bütçe gerektiriyordu. Ölümünden sadece birkaç ay önce bir basın toplantısında film için anlaşmalar yaptığını açıklamıştı üstelik ama olmadı, proje sinema tarihinin o ünlü yarım kalan efsanelerinden birine dönüştü.

30 Nisan 1989’da bir kalp krizi sonucu göçtü gitti Sergio Leone. Ölümüne yakın, rivayet odur ki, bir arkadaşıyla Roma’daki Pratica de Mare mezarlığına gidip kendine deniz manzaralı, gölgesi de olan bir mezar yeri seçmiş. Arkadaşı “ama orada biri yatıyor zaten” dediğinde tam da bir yönetmene yakışan yanıtı şöyle olmuş: “Onu başka yere taşırız.”

Emrah Kolukısa

Yukarı