Ayhan Ergürsel’le 2004 yılında yapımcılığını da üstlendiğim ikinci filmim Meleğin Düşüşü’nün montajı sırasında tanıştık. Hande Güneri Ağdaş ile filmin kaba montajını bitirmiş, ince montajı için profesyonel bir kurgucu arayışına girmiştik. Ayhan Nuri Bilge Ceylan’ın Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak gibi filmlerinin kurgusunu yapmıştı.

Meleğin Düşüşü için birlikte çalışmaya karar verdiğimizde doğal olarak elimize makası almadan önce, Ayhan’ın filmin senaryosunu okuyacağını düşünmüştüm. Ayhan ilk etapta senaryo ile ilgilenmediğini (sonra da ilgilenmeyecekti), kaba kurguyu izledikten sonra filmin tüm planlarını (hatalı çekimler de dahil) seyretmek istediğini söyledi. Ve toplamı on dört saatten fazla süren tüm çekimleri izledi.

Zaman zaman not alıyor, zaman zaman sıkılıp elinde çay bardağı ile sokağa çıkıyor, Teşvikiye’de birkaç tur atıp masa başına geri dönüyordu. Bilgisayarı ve kurgu yaptığımız programı kullanmayı bilmediği için Hande ona yardımcı oluyordu. Ayhan’ın kendine özgü teknik bir dili vardı ve bilgisayar programını kullanan Hande ile ortak bir dil oluşturmaları da uzun bir zaman almıştı.

Tutkulu sinemacı kimdir derseniz, cevabım bıkmadan, usanmadan çektiği planları defalarca izlemekten yorulmayan ve onlarla permütasyonlar kuran kişidir, derim. Ayhan da Meleğin Düşüşü’nün kurgu aşamasında görüntüleri durdurup planları tekrar tekrar seyrediyor, henüz (senaryosunu okumadığı için) hikâyesine hakim olmadığı bir filmin karanlık sokaklarında dolaşıyor, ilgisiz kareleri yan yana getiriyor ve okunması çok güç bir el yazısıyla notlar alıyordu.

Onun çalıştığımız ofise her sabah heyecan içinde yeni bir fikirle ve yeni notlarla gelişine tanık oluyorduk.

İşte bu notlar ve fikirler Ayhan’ın, tıpkı hayatta başımıza gelen sebep sonuç düzlemine oturtamadığımız bir takım durumları, duyguları anlamlandırma çabası gibiydi. Sanki bir rüyayı tabir ediyor ya da binlerce parçası olan bir yapbozun tek bir parçasına bakarak resmin bütününü görmek istiyordu.

Onun bu son derece karmaşık ama bir o kadar da yaratıcı çabası; senaryo, oyuncular, ışık, ses, diyalog, mekân ve zaman parçalarından oluşan bir kaosun altında sessizce akan hikâyeyi bulup çıkarmaktı. Bunu yaparken, yolunu kaybetmemek için filmin temel duygusunu izliyor ve o duygunun planlar, sahneler arasında akışına engel olan her şeyi kaldırıp bir kenara atıyordu. Yanlış bir kamera hareketi ya da hatalı bulduğum bir oyuncu eylemi nedeniyle kullanmayı düşünmediğim bazı planları dahi "kendi kurgusu" için kullanmaktan çekinmiyordu.

Bu, anaakım ya da ticari sinema diye tanımlanan anlayışın bir kurgucudan beklentisinin tam tersi bir tavırdı. Hikâyenin, mesajın, senaryonun, starın, yönetmen ve yapımcının baskısına karşı koyan, bunu yaparken de eldeki malzeme yığının örttüğü incileri ortaya çıkarmaktan başka bir derdi olmayan, ancak bir sanatçıya ait olabilecek olan benzersiz bir yaklaşım…

Ayhan’la çalışırken en çok zevk aldığımız anlar, sahnelerin seslerini konuştuğumuz anlardı. Bitpazarından aldığımız, içinde çeşitli ses efektlerinin olduğu CD’lerden çıkardığımız kimi sesleri filmin üzerinde denerdik. Sesin, yaratıcı kurgunun vazgeçilmez bir unsuru olduğunu ve bazı anlarda görüntüden çok sesin etkili bir atmosfer yarattığını deneyerek görüyor böylece filmimizi yapay fazlalıklarından arındırmayı başarıyorduk. Bu ayrıca filmi ses tasarımına göndermeden tasarımcıdan ne istediğimizi bilmemiz açısından da önemliydi. Kurgu, görüntüler kadar seslerin de kurgulandığı bir aşamadır.

Bugün daha net anlıyorum ki Ayhan bir film kurgulamıyor, sahip olduğu naif bir içgüdüyle filmlerin içindeki “filmi” keşfediyordu. Bazen çıkmaz sokaklara sapıyor, bazen hikâyenin kronolojisini altüst edecek radikal hamleler yapıyor bazen de bizi kahkahalar içinde bırakan tuhaf sahneleri önümüze koyuyordu. Bütün bunları göze almasında, özgürce davranmasında, cesaretinde sinema eğitimi almamış oluşu, yetiştiği ortam, mizah gücü, ümmiliği ve hatta kendi kurguladığı filmler dışında pek film seyretmemesi de etken olabilir miydi?

Onunla Meleğin Düşüşü’nden sonra Yumurta, Bal ve Buğday’da da birlikte çalıştık. Tamamı 35mm çekilen bu filmlerin laboratuvar işlemlerinden kurgu ve ses tasarımlarına hemen her anında uzun aylar boyunca birlikte olduk. Ben Tire’den, Çamlıhemşin’den, Detroit veya Köln’den gün gün çektiğimiz planları Ayhan’a gönderiyor; o, sıcağı sıcağına planları izleyip bana ötelerden notlar gönderiyordu.

Öngörüsü yüksek biriydi. Kurgusunu bitirdiğimizde filmin (gideceği festivalleri, ödülleri ve seyirci sayısı gibi) akıbeti hakkında genellikle isabetli öngörülerde bulunurdu.

Ayhan hayatını da tıpkı geliştirdiği kurgu anlayışı gibi yaşadı. Zihni, başına gelen birbiriyle alakasız birçok durumu birleştiriyor, yaşamda da hayal ve gerçek arasında ince bir çizgide yol alıyordu. Zorluklarla ve zaman zaman çetin yalnızlıklarla dolu bir hayattan geriye unutulmaz güzellikler bıraktı.

Büyük yürekli, şahane arkadaşımı her film çekiminde, Hande ile oturduğumuz her kurgu masasında hatırlıyor ve filmlerime verdiği emek ve birbirimizin hayatına şahitlik ettiğimiz için şükran duyuyor, bu vesileyle de bir kez daha Ayhan Ergürsel’e teşekkür ediyorum.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

–Semih Kaplanoğlu

Yukarı